ANKARA-ÇAMLIDERE-İNCEÖZ KÖYÜ
   
  Ankara-Çamlıdere-İnceöz Köyü-Koca Harman
  98-KARANLIK GÜNLER GİTSİN DE GELMESİN
 
İNÖNÜ'nün ya da Siyonist+Sabetayist ittifakının imam ve hatipleri

1966 yılında çekilmiş bir fotoğrafa bakıyorsunuz.

Bütün dünyada şiddetli Komünizm dalgalarının estiği bir sırada, Amerika ve İngiltere'deki Siyonist yapılanmaların emir komutasında hareket eden İsmet İnönü'ye, Türkiye'nin de Sovyet ve Komünist bloguna kaymaması için gerekli emirler verildi.

Bunlardan birisi de "rejim için tehlike oluşturmayacak" şekilde imam ve hatip yetiştiren kursların/okulların açılması idi. Bunlarda okuyan talebeler rejimin müsaade ettiği kadar İslam'ı öğrenecek, yaşayacak ve öğreteceklerdi ve her dört vatandaşından üçü çoktan komünist olmuş Türkiye batı ve İsrail cephesine geri kazandırılacaktı. Sovyetler'in ve Komünistlerin Türkiye'yi işgal ederek tamamen aralarına katmaması için Türkiye'nin çok kritik noktalarına çok sayıda Amerikan atom bombaları yerleştirilmişti ve bunları gizlemek şöyle dursun, özellikle herkesin görebileceği yerlere açıkça konulmuşlardı. Yoksa gidişat kötüydü ve her an stratejik öneme sahip, İsrail'i korumak için kurulmuş, aynı zamanda İsrail'li Yahudilerden inanç olarak farklı olan Sabetaycı Yahudilerin bir devleti olsun diye kurulmuş Türkiye elden çıkacaktı.

Yani anlaşıldığı üzere, pek çoklarının yanlış bildiği gibi İmam Hatip mekteplerini Adnan Menderes kurmadı. Hoş, o kurmuş olsa idi bile o da İsmet İnönü'den farklı bir inanca ve amaca sahip değildir. Artık oğlu Aydın Menderes'in itirafları ile de sabit ki Adnan Menderes de "onların" adamıydı ve Sabetaycı bir gizli yahudi idi. Hiçbir zaman Milli Şef İsmet İnönü'ye galip gelmedi. Onu devirmedi ve yerine geçip de "Atatürk devrimlerine karşı devrim" yapmadı. Menderes gibi insanlıktan bile çıkmış her işi çok fena birini, doğru düzgün basını-iletişimi olmayan şu millete İslamcı olarak pazarladılar ve İnönü eli ile yapılsa yadırganacak pek çok şeyi ona yaptırdılar. Türkiye'nin Komünizmin karşısına mutlak surette din ile çıkması gerekiyordu ve öyle de yaptılar. Sonra dine daha fazla serbestlik vermek onlara da zarar verecekti ve yerine "milliyetçiliği" tesis ettiler. Kiminle mi? Adı Hüseyin Feyzullah olan ama kamuoyuna Alparslan Türkeş diye pazarlanan bir başka gizli Yahudi ile.

Çok oyunlar oynandı, çok casuslar "kurtarıcı" gösterildi bu millete, bu yakın tarihte...

Bu oyunların farkında olan, evlatlarını hemen o imam hatip mekteplerinden geri alan ve dinini dünyasını felaketten koruyanlar da oldu. Böyle kurtarılan talebelerden birini çok uzun uzun dinledim. Mahallemizde ikamet ederdi. Anlatırken gözleri dolar, heyecanlanır, beden dili de konuşurdu. Hala hayır dua ederdi bir imam hatip mektebi hocasına "Daha yeni girmiştik o mektebe. Bir şeylerin ters olduğunu hissediyorduk. Zaten herkes şaşkındı İnönü gibi ağzından bir tek Allah kelimesi bile çıkmayan biri neden imam hatip mektepleri açmak istesin diye... Nihayet bir süre sonra bir hoca, bütün riski göze alarak bize uzun bir konuşma yaptı. "Sizi analarınız, babalarınız okuyup ilim öğrenesiniz ve dünya ahiret saadetine kavuşasınız diye bu okullara gönderiyor. Ama bu okullar size bunu vermeyecek. Bu okullar bu, bu, bu sebeple kuruldular ve bu müfredat ile siz ancak sapıtacak hatta dininizden olacaksınız' diye anlatınca hemen o gün onlarca kişi okuldan ayrılmıştı. İçlerinden biri de bendim. O gün bu gün üzerine bu kadar sene geçti, bu okullardan okuyanların hallerine hep baktım, bu ülkeye ve dine doğru düzgün hizmet edebildiklerini göremedim " demişti.


İşte İsmet İnönü, böyle bir zamanda ve böyle bir hedefle açtı İmam Hatip mekteplerini... Ve aslında onlarca yıldır devam eden dinsizleştirme çabası neticesinde, memlekette bırakın İmam Hatip mekteplerinde hocalık yapacak, pek çok bölgede cenazeleri kaldıracak imam bile bulunamıyordu. Bu açığı bildiklerinden sebep, onlarca yıldır hizmetlerine sıkıntı çıkarttıkları Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) a gelip "Geçin bu mekteplerin başına, bu çocuklara ilim öğretin" teklifi yapıldı. O mübarek zat, dönen oyunların hep farkındaydı ve "Hay hay. Bu bizim memuriyetimiz. Bizim vazifemiz ümmetin evlatlarına ilim öğretmek. Lakin bu okullardaki eğitim ve öğretimin müfredatını da biz belirlemek kaydı ile.." deyince, anında "Hayır. Müfredatı biz belirleriz." dediler. Ve dönüp gittiler. Süleyman Efendi de "Bu okullardan bu millete ve ümmete fayda gelmez." dedi. Öyle de oldu. Halen de öyle...

Bu ülkedeki mezhepsizleri, modernistleri, reformistleri, şiileri, vehhabileri, akıllarını nakillerin üzerine koymuşları, İslam'ı siyasi parti zan eden islamcıları v.s. hep bu okullar yetiştirdi ve yetiştirmeye de devam ediyor.





     İSTİKLAL MAHKEMELERİ
Birinci Büyük millet Meclisi'nin Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Ulaş, Elazığ İstiklal mahkemesinde muhakeme edilir. Hakkında beraat kararı verilir. Bunun üzerine Hüseyin Avni Bey, yerinden fırlayarak:
 "-Bu mahkeme, birçok namuslu insanı haksız yere asmıştır. Bizim namusumuzda bir noksanlık mı gördü ki, bizi asmadı " diye feryat etmiştir. Bu haykırma üzerine mahkeme Hüseyin Avni Bey'i ömür byu sürgün cezasına mahkum etmişti.
  Bu karanlık günlerin cellatları vardı. Kel Ali Kara Ali gibi.Bunlar genellikle Ankara'da görev yapardı.Bu Cellatlardan Kara Ali "5216" kişiyi astım diye böbürlenirdi. Bu karanlık günleri bu millet sorgulamayacak mı?Abdülhamit Han 33 senede 1 bir idam imzalamış. Kızıl Sutan yaftası ile yaşıyor.15 senede 500.000 de fazla kişi asılmış, o devirler övünçle anılıyor. Yahudi propagandasının acımasızlığı..

 FALİH RIFKI ATAY 'IN DİLİNDEN ŞAPKANIN SERENCAMI..
  Falih Rıfkı Atay ifadeleri içinde,"Müslümanlarca, Hıristiyanların iyisine "makul kefere", kötüsüne "gavur", beterine de "şapkalı gavur"dendiğini yazmaktadır. Böyle bir dönemde 25 kasım 1925 tarihinde şapka ikılabının yapıldığını, bu inklaba karşı geldiği için ilk elde 57 kişinin idam edildiğini yazmaktadır.
   İngiliz araştırmacı ve yazar Poneth'in "Turkey at the Crossroads" (Türkiye Yol Ayrımında) adlı kitabında o günlerle alakalı çok garip ve ibretlik hadiselerden bahsetmektedir. Avrupada şapka imalatçıları altın günlerini yaşadılar. Gemiler dolusu fötr , panama, kasket ne varsa İstanbul'a gönderildi. İtalyan Borsalino kardeşlerin şapka dolusu gemileri İstanbul limanındaydı zaten. Şapka kanununun çıkacağını biliyorlardı. Kanun çıkar çıkmaz hemen geminin yükü alelacele gümrükte geçirildi. Borsalino kardeşler bu işten büyük kar yaptılar.İstanbul erkeklerinin başında kadın şapkaları hatta kağıttan şapkalar bile vardı.Diye yazmıştır.
  
Devrimlerin ateşli savunucularından Halide Edip Adıvar" Şapka kanunu, devrimlerin en beyhude ve en sathisidir.Bu kanuna karşı çıkanlar, kanuna uyanlardan daha asil bir davranış sergilemiştir. Kanuna uymayanlar daha medeni davranmışlardır," demekten kendini alamamıştır.

 
Osmanlı Devleti içimizdeki hainlerin sebebiyle yıkılmıştır. Hz Vahdeddin Han'ın kadere teslimiyetinin dünyada bir eşini daha göstermek zordur. Giderken aldığı maaşı yarısını iade etmiştir. İstese idi zenginlik götürür ve kimse de buna mani olamazdı.

 
Lozan'da Manevi Kayıplar

En Büyüğü Hilâfet

Hilâfet 3 Mart 1924 tarihinde Ankara'da ilgâ edildi. Fakat şu neticenin husûlü için yapılmış olan pazarlıklar yürütülmüş olan gizli çalışmaların çok girift bir tafsilâtı vardır ki; bu yazının nacmine sığdırılamaz. Ancak bu istikametteki en ehemmiyetli adımın Lozan'da atılmış olduğunu söylemek, yanlış olamaz. Lozan müzâkereleri başladığı sırada, M. Kemal Paşa halife olmak istiyor ve Meclis'te Saltanat'ın ilgâsı müzâkerelerinden başlamak üzere, Hilafeti göklere çıkaran konuşmalar yapıyordu. Hatta İzmir İktisat Kongresi ‘ni açmaya giderken yol boyu yaptığı konuşmalar ve bu arada Balıkesir Zağnos Paşa Câmii'ndeki hutbesi herkesçe bilinmektedir. Diğer taraftan İsmet Paşa da Lozan'da her vesîle ile aynı istikamette beyanatlar veriyordu. Bunun üzerine şüphelenen ve yeni Türk idaresinden eski vaadleri istikametinde hareket etmeyerek, Hilafeti yıkmayacağı düşüncesine kapılan Gürzon bir deneme yaptı. Fahreddin Paşa ‘nın emniyet mülahazası ile Medine'den getirttiği "Mukaddes Emânetler" n geriye iâdesinin lüzumundan bahseden bir konuşma yaptı. İnönü ‘nün buna cevabı çok sert oldu. Bu cevap M. Kemal Paşa‘nın Hilafeti yıkmayacağı ve halife olmak isteyeceği yolundaki kanaatleri takviye edince, Lord Gürzonİsmet Paşa ‘nın müşâviri Hayim Naum Efendi'yi çağırdı ve onun vasıtasıyla Hilafet yıkılmadıkça, sulh olmayacağını bildirdi. İsmet Paşa buna re'sen karar veremezdi. Bu sebeple Hahambaşı Hayim Naum Efendi İzmir'e geldi ve durumu M. Kemal Paşa ‘ya anlattı. Bunun üzerine İzmir'e gelinceye kadar yollarda her vesile ileHilafeti methetmiş olan M.Kemal Paşa İzmir İktisat Kongresi'nin açılış konuşmasında bu plağı tersine çevirerek, Hilafet ve halifelere veryansın etti. Bununla da kalmayarak daha tek başına verdiği bir kararla, henüz sulh olmadan, ordunun bir kısmını terhis etti. O sırada Lozan Konferansı kesintiye uğramış, murahhaslar Türkiye'ye dönmüşlerdi. Ankara'ya gitmekte olan İsmet Paşa ‘nın treni Eskişehir'de bekletildi. M. Kemalkendisine mülâki olunca, ha reket edildi. Ondan da mütebaki tafsilât alınınca, Hilafetin ipini çekmek kararı verildi. Bunun safha safha gerçekleşme şekli de mevzuumuz hâricidir. Ancak bilahare "Lozan Zafer mi, Hezimet mi?" isimli eserimizin üçüncü cildinde bütün tafsilât bulunacağın dan şimdilik bu kadarla iktifa ediyoruz.

Patrikhâne

Patrikhâne ve yerli Rumlar'ın, huzur ve sükun içinde ya şadıkları vatanımıza, hıyânetlerinin tarihi çok eskidir. Ancak, I.Cihan Harbi ve Türk-Yunan Harbi esnasında bu hıyânetler akla durgunluk verecek bir şekle varmıştı. Din adamlarına ve dinî müesseselere tanınan masuniyeti sûistimal ederek, papazlar birer tedhiş militanı ve kiliseler silâh deposu hâline getirilmişti. Mütârekede daha Müttefiklerin İstanbul'un işgali gerçekleşmeden, Patrikhâne'nin kapısına çift kartallı Bizans bayrağı çekilmiş ve güya Ayasofya'ya asılmak için çanlar bile hazır edilmişti. Türk düşmanlığı kazanının kaynatıldığı, bir fitne yuvası hâline gelen Patrikhâne'nin Lozan'da alınacak bir kararla, Türkiye hâricine çıkarılması hususunda, TBMM'den sokaktaki adama kadar tam bir ittifak mevcuttu. Murahhaslar da önce bu istikamette beyanda bulunmuş fakat daha sonra hem İnönü ve hem de Dr. Rıza Nur bu talepten vazgeçerek Patrikhâne'yi ibka etmişlerdir.İnönü , Patrikhâne'yi Lord Gürzon ‘a bir doğum günü hediyesi olarak bağışlayıp hediye ederken, Dr. Rıza Nur da Lord Gürzon ‘un muavini Nikolson ile yaptığı bu husustaki pazarlığı, say falar dolusu ve safiyâne bir sûrette anlatmaktadır. Lozan Muâhedenâmesi'ne bir madde olarak girmeyip, zâbitlarda kalmış olan bu husustaki münakaşalar, havanda su dövmekten ileri git memiş ve bizi yine de zuhur edecek bir fırsatta arkadan hançerlemeye amâde bulunan bu uğursuz müessese, bütün teşkilat ve husûsiyetleriyle muhafaza edilmiştir.

Türkiye'de yaşayan gayr-i müslim ekalliyetler, Müslümanlar'a nazaran imtiyazlı bir zümredirler. O gün Türkiye'de İslâm Hukuku'ndan yapılmış olan Mecelle mer'idi. Bunu kendi din ve örflerine aykırı bulan Müttefikler, Hristiyan ekalliyetler için ayrı bir kanun yapılması mecburiyetini öne sürmüş ve bu husus Lozan Muâhedenâmesi'nin 35. maddesinden itibaren "Ekalliyetlerin Himâyesi" başlıklı bölümde serâhaten ifadesini bulmuştur. Aramızda yaşayan bir avuç Hristiyana, onların dinlerine aykırı olan İslâm Hukuku'nu tatbik etmeyerek ayrı bir kanun yapmayı insan hakları cümlesinden sayıp bunu muâhede metnine dere eden Yeni Türkiye idarecileri, acaba 1926′da bayrağı Haç olan İsviçre'nin medenî kanununu resmen kabul ile, Müslümanlar'a cebren tatbik ederken, bu insan haklarına saygı lüzumunu nasıl olup da unutmuşlardı? Yoksa insan hakları sırf Hristiyanlar için mi mevzubahistir? Türkiye gerçekleri muvâcehesinde hâlâ böyle söylemek de kabildir. Hristiyanlar, Lozan Muâhedenâmesi'ne göre pazar günü (o zaman resmî tâtil cuma günü idi) bir resmî muâmeleyi ifa etmemekten, çağrıldıkları mahkemelere gitmemekten veya bir resmî tebligatı kabul etmemekten dolayı muâheze olunamazlar ve hiçbir haklan zâyi olmaz!.. Yine Lozan Muâhedenâmesi'ne göre Hristiyan ekalliyetler Türk mahkemeleri huzurunda Türkçe konuşmaya mecbur değillerdir üstelik. Hükûmet onlar için, tercüman bulundurmak zorundadır. Kırk yıldan fazla Türkiye'de yaşamış olan PatrikAtenagoras , Yassı Ada Muhakemeleri'inde şahitlik ederken bu sebeple Rumca konuşmuştur.

Türk Hükûmeti, Lozan Muâhenâmesi'yle gayr-i müslim azınlıklara tanınmış olan hakları, değiştirecek veya onlara üstünlük ifade edecek kanun çıkartamaz.

Yüzellilikler Meselesi

Harp esnasında bizi arkadan hançerlemiş olan gayr-i müslim ekalliyetlerin sulhtan sonra cezalandırılmasından korkan Müttefikler, Türk murahhaslarını bir umûmî af protokolü imzalamaya icbar edince, bizimkiler bnuna yanaşmadılar. Uzun münâkaşalar sonunda anlaşıldı ki; bizimkilerin afvetmek istemedikleri ihânet etmiş olan gayr-i müslimler değil, yeni Türkiye idarecilerinin şahsî muârızlarıdır. Fakat kimler afvedilmeyecekti? Hangi suçları işleyenler? Lozan'daki murahhasların bunu bilmesine imkân yoktu. Dünyanın her yerinde aftan istisnalar, suç nevi tasrih olunarak yapılır, bizimkiler buna yanaşmak istemiyorlardı. Böylece muğlak bir muhteva içinde münâkaşa edilirken, bizimkilerin tahminen yüzyüzelli kişi kadar olabilecek şahsî muârızlarını gayr-i hukuki bir sûrette istisna etmek istedikleri anlaşılınca ve bu hususta hazır bir liste de olmayınca, Lozan'ın eklerinden biri olan af protokolüne bundan yüzelli kişinin istisna edildiğine dair bir hüküm ilâve edildi.

Türkiye'ye dönüp geldikten sonra, yazboz tahtası gibi birinin ilâvesi diğerinin kayırıp listeden çıkartması gibi yazıp bozmalarla yüzelli kişilik bir liste vücuda getirilmiş ve bunlar aftan istisna edilmiştir. "Yüzellilikler" denilen ve çoğu vefatlarına kadar vatancüda kalan bu insanların Şeyhülislam'dan köylü Mehmed Ağa'ya kadar aralarında kimler yoktur? Çoğu bir içtihat farkına, rekabet hissi ve intikam duygusuna kurban gitmiş olan şu insanlarla ilgili hakikat, yeni Türkiye'nin hukukî ayıplarından biridir.

Adlî Murâkabe

Türkiye, Hristiyan Batı Dünyası'na güven vermek için Avrupa hukukçu  larından teşekkül eden bir grup insanı Türkiye'ye dâvet edip onlara resmen ve dolgun ücretlerle Türk adliyesini murakabe ettirmeyi kabul etmiştir ki, bu da haysiyet kinci bir hadise olarak Lozan'ın mânevî kayıplarından birini teşkil eder.

Buraya kadar yazdıklarımızın hulasası şudur ve aksine zorlamalara rağmen, istikbalin tarihçisinin Lozan hakkında vereceği hüküm de bundan ibaret olacaktır:

" Lozan muazzam imparatorluk mirasının han-ı yağması (yağma sofrası) dır. Türk'ün şahsında İslâm'dan intikam alınarak bütün bir İslâm Dünyası'nın başsız bırakılmasıdır! Lozan'ın getirdiği; Adalarla Yunan stratejik çemberine alınmış, iktisadî kaynaklardan mahrum bırakılmış, her türlü ünvan ve sıfatı yolunmuş, gayr-i tabii hudutların çizdiği küçük bir Türkiye'dir. "

Yeniden büyük devlet olma imkân ve ümitleri istikametinde yürürken, Lozan'ı değiştirmedikçe "Büyük Türkiye" nin şafağı sökmeyecektir!…(Kadir Mısıroğlu .com dan alınmıştır.)


 
Lozan Hakkında Umumi Değerlendirme

Sevr Ölüm, Lozan Hayat!…

Yüzü Batı’ya dönük olan “Yeni Türkiye”nin temel taşı olan Lozan Muâhedenâmesi, Millî Mücâdele nihâyetinde İsviçre’nin Lozan şehrinde 24 Temmuz 1923 tarihinde imza edilmiştir. Bir tarafta Türkiye diğer tarafta ise başta müttefikler yani İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan bulunmak üzere Romanya, Sırp-Hırvat-Slovenya (Yugoslavya) ve Polonya arasında cereyan eden müzâkereler, takriben 8 ay devam etmiş ve konferansın 4 Şubat 1923′te kesintiye uğramasıyla iki safhada gerçekleşmiştir. Bu müzâkerelere Amerika ve Rusya müşâhid sıfatıyla katılmış, Bulgaristan ise, Ege Denizi’ne bir mahreç (çıkış yeri) talebi dolayısıyla zaman zaman dahil olmuştur. Bu sûretle, Türkiye ve karşısındaki devletler arasında cereyan eden müzâkereler sonunda tâ 1911 Trablusgarp Harbi’nden beri ihtilâflı olan pek çok mes’ele hallüfasl edilmiş ve karara bağlanmıştır. Ama nasıl?.. Maâlesef tâviz üstüne tâviz verilerek!..

Yunan Harbi’nden sonra memleket dâhilinde tasavvur ettikleri inkılâp hareketlerine girişmek hususunda büyük bir acelesi bulunan ve bunlar için Baîılılar’ın fiilî ve hukukî tastik ve tasvibini almak lüzumunu hisseden yeni Türkiye liderleri ve onların propagandacıları bugüne kadar devam eden bir “Lozan medih edebiyatı” nı mektep kitaplarına kadar aksettirmeye muvaffak olmuşlardır. Bilhassa Şeflik Devri’nde “Takrîr-i Sükûn Kanunu” ile tedhiş resmîleştirilmiş ve talihsiz vatan çocukları “Sevr ölüm, Lozan hayat!..” sloganıyla yetiştirilmişlerdir. Fakat aradan belli bir zaman geçtikten sonra, Lozan Muâhedenâmesi’nin çarpıklıkları gizlenemez hâle gelmiş, Kıbrıs, Adalar ve Musul gibi küllenen kayıplarımız, arzu edilmeyen bir takım tesirlerle gizlenemez hâle gelmişlerdir. Böylece Lozan’ın mükemmelliği hususunda Türk umûmî efkârında beliren şüphe gelişen hâdiselerin yardımıyla gitgide kuvvetlenerek günümüze kadar gelmiştir.

Bu yeni durum muvâcehesinde Lozan’ın bir kere daha ele alınması ve değerlendirilmesi şarttır. Ancak bu değerlendirme yapılırken bugüne kadar kullanılageldiği üzere “Sevr Sulh Projesi “ni miyar olarak kullanmak yanlıştır. Asıl miyar,“Misak-ı Millî” olmalıdır!..

Sevr Sulh Projesi’nin Lozan’ın değerlendirmesinde kullanılmasının yanlışlığı şöylece hülâsa edilebilir: Lozan, usûlüne uygun olarak karşılıklı müzâkerelerle cereyan etmiş, ortaya çıkan muâhede metni murahhaslarca imza edildikten sonra iç hukuk kâidelerine göre alâkadar devletlerin parlamentolarında tekrar müzâkere ve kabul edilmiş ve devlet reisleri tarafından tasdik olunmuştur. Sevr ise, Türk murahhaslarına bilâ müzâkere müthiş bir cebir ve terör havası içinde zorla imzalattırılmış, Yunanistan hâriç hiçbir devletin parlamentosunda müzâkere ve devlet reislerince kabul olunmamıştır. Bu sûretle onu gayr-i mer’i kılan, sayısız itham ve iftiralara maruz bırakılmış son Osmanlı Padişahı Sultan Vahîdeddin‘in vatanperverâne mukâvemeti olmuştur. (1) Bu sebeple proje hâlinde kalmış olan Sevr’i Lozan’ın değerlendirilmesinde esas almak abesle iştigalden başka bir şey değildir.(2)

“Müzâkere mi, Yoksa Hapsedilme mi?”

Sevr’e iştirak eden Murahhaslardan biri olan Operatör Cemil Paşa, hatıralarında bu hususta pek geniş tafsilât vermekte ve Sevr’in imzalanması şartını şöyle anlatmaktadır:

“Avrupa’ya eski Sadrazam Tevfik Paşa ‘nın riyâseti altında gönderilecek Murahhas Hey’etinin azâsı meyanında ben de vardım. Yola çıktık. Yanımızda İngiliz, Fransız ve İtalyan devletlerinin güya seyahatimiz esnasında muâvenet etmek üzere bize terfik ettikleri irtibat zâbitleri bulunuyordu. Üç hükûmetinde birbirine itimat ve emniyeti olmadığından, hepsi bu sûretle yanımıza birer tarassut (gözetleme) memuru koymuş bulunuyorlardı.

Göz hapsine alınmış bir halde ve yolda hiç kimse ile görüşmeden Paris’e vardık (1 Mayıs 192O). Fakat, Fransızlar Hey’etimizi Paris’teki büyük istasyonda indirmediler. Herkes dışarı çıktıktan sonra treni tekrar hareket ettirdiler. Gerisin geri gittik. Diğer bir şimendifer yolundan adetâ mahfuzan Versay’a vardık. Orada “Hotel de Reservoires” denilen tarihî bir binaya indik. Fransızlar, Alman murahhaslarını da galiba bu otelde misafir etmişler. İçeriye biz girdikten sonra, kapıya da süngülü bir asker konuldu. Bu sûretle Fransa, misafirperverliğini bizden esirgememiş oldu! Lâkin “misafirperverlik” sözü sizi yanıltmasın. Otel masraflarını biz ödüyorduk! Ve sıkı bir kordon altına da alınmıştık. Değil Paris’e gitmek, hattâ yanımızda bulunan Versay Bahçesi’ne bile çıkmamıza müsâade etmiyorlardı. Nerede kaldı ki, herhangi bir şahısla münâsebette bulunalım ve görüşelim! Esâret hayatımız ertesi güne kadar devam etti. Fakat artık sabrımız kalmamıştı. Vaziyeti protesto ettik, irtibat zâbitlerine:

“Dünya siyâset tarihinde, şimdiye kadar bir hey’et-i murahhasaya bu tarzda muâmele yapıldığı görülmemiştir.” dedik. “Biz, buraya hapsolmaya mı geldik, yoksa sulh konferansında bulunmaya mı?” Nihayet, Klemanson ‘u lütfen bize eylediği müsaade neticesinde serbest olduğumuzu bildirdiler! Meğer Alman murahhaslarından bu hudutsuz âtıfeti de esirgemişler!.. Zavallılar, Fransa’da bulundukları müddetçe, aynı binada oturmak, fakat ne içeri ne dışarı çıkmamak ıztırarında kalmışlar! Ve ne de bir ferd ile görüşebilmişler! Eski hanlara benzeyen ve otel adı verilen nesne de güzel bir bina olsaydı, yüreğimiz yanmazdı! Orada her yer pis ve bütün eşya eski idi. İnsan, böyle bir binada uzun müddet oturmak mecburiyetinde kalsa, mutlaka çıldırırdı! Birkaç gün sonra, İtilâf Devletleri’nin murahhasları gene Versay’ın tarihî salonunda bizi kabul ettiler. Loyd Corc Klemanson ve o devrin hemen hemen bütün diplomatları hazır bulunuyorlardı, içeri girdiğimiz zaman ayağa kalkmak nezâketini lütfen gösterdiler. Çünkü Alman Murahhas Heyetini de aynı salonda, aynı vaziyette kabul etmişler; fakat kılını kıpırdatan bile olmamış (Bunu o zaman Fransız Hariciye Nezâreti Protokol Şefi olan Mösyü Fukiver söylemişti)! Bize de aynı hakaret yapılmamakla beraber, hepimizi husûsî sûrette hazırlanmış ve salonun bir köşesine yerleştirilmiş bulunan kürsü gibi bir yere çıkardılar! Halbuki, ben, sulh konferansı için ayrılmış olan salona girince, yeşil çuha örtülmüş büyük bir masanın etrafında toplanacağımızı, İtilâf Devletleri murahhaslarıyla karşı karşıya oturacağımızı ve muâhedenin her maddesi için ayrı ayrı müzâkere ve münâkaşada bulunacağımızı zannediyordum. Meğer bu bir hayalden ibaretmiş ve hakikat, acı hakikat başımıza inen bir tokmak gibi bu hayali silip süpürecekmiş! Nitekim heyet-i hâkime huzuruna çıkan bir maznun gibi muâmele görüyor ve muâhedelerin maddeleri etrafında münâkaşa ve müzâkere etmek yerine bir ültimatom alıyorduk!

Bakınız, kısa bir vakfeden sonra, elinde bir tomar kâğıt olduğu hâlde ayağa kalkan Klemanson ne diyordu: “Efendiler! Siz de harbe, sebepsiz girdiniz. Çanakkale’yi yıllarca kapattınız. Muhârebenin dört sene uzamasına, milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet verdiniz! Bundan dolayı, bugün size teklif etmekte olduğumuz muâhede şartları çok ağırdır, içindeki maddeleri asla müzâkere ve kat’iyyen münâkaşa etmeyeceğiz! Onların bir kelimesini bile değiştirmeyeceğiz! Kül hâlinde ve aynen -birkaç gün içinde tetkik ettikten sonra- kabul eylemenizi istiyoruz!” Klemanson ‘un bu sözlerinden sonra muâhede metnini, daha doğ rusu idam hükmümüzü hâvi dosyayı bize uzattılar. Tevfik Paşa ayağa kalktı, verilen bir deste kâğıdı eline aldı. Fakat zavallının zaten titrek olan vücudu zangır zangır oynamaya başlamıştı.(3)

Tamamen Farklı

Sevr’in ortaya çıkmasına âmil olan hâdiselerle, Lozan’ın imzalanmasına âmil olan hâdiseler, aynı değildir. Sevr, İttihatçılar’ın mütevâli (devam edip giden) ihânetleri neticesi mağlubiyete sürüklenmiş bir devletin murahhaslarınca imza mecburiyetinde kalınmıştır. Lozan’a giden Türk murahhaslarının ise, arkasında Anadolu’da kazanılmış olan zafer vardı. Bu itibarla her ikisinin şartları birbiri ile kıyaslanamayacak derecede farklıydı.

Bugüne kadar üzerinde yazılıp söylenenlerlede belli olduğu üzere Sevr hayal edilmeyecek derecede kötü bir anlaşma olduğuna nazaran, ondan daha iyi olmak, “daha az kötü olmak” demek değil midir? Şu mukayesenin mantıkî neticesi zarûreten budur.

Asgarî Vatan

O halde, Lozan’ı değerlendirmede başka bir kıstasa istinad etmek şarttır. Bu da “Misak-ı Millî” den başkası olamaz!.. Peki nedir Misak-ı Millî ?. Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı, Mondros Mütarekenâmesi’nin imzalanmasından sonra, Müttefiklerden pek kötü teklifler geleceğini tahmin etmiş ve buna karşı yapabilecekleri fedakârlıkların azamî hudutlarını çizmişlerdir. Buna göre, maddî ve manevî bütün mes’elelerde kabul edebilecekleri şartları “Misak-ı Millî”ismiyle 6 madde hâlinde tespit ve 29 Ocak 1920′de kabul etmişlerdir. Vâki mağlubiyetler sebebiyle -realist olabilmek için- “asgarî vatan” kabul edilen bir hudut çizilmiş ve bundan fazla fedakârlığa razı olunmayacağı belirtilip üzerine yemin edilmiştir!.. İngilizlerin siyasî faâliyet merkezi olarak Ankara’yı ortaya çıkarmak maksadıyla Rauf Orbay ‘ın da teklifi üzerine (4) Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı basması neticesi mebuslar, yeniden seçilenlerle birlikte 23 Nisan 192O tarihinde Ankara’da toplandılar. Burada da ilk iş olarak, bu Misak-ı Millî’yi ele almışlardır. O zaman yapılan çeşitli teklifler arasında, Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın hazırlamış olduğu metni eksik bulup, daha geniş hudutlar ihtiva eden yeni teklifler ortaya atıldığı görülmüştür. Ancak o anda da henüz bir zafer kazanılmış olmadığı için yine -realist davranmak- ve Müttefikleri tahrik etmemiş olmak maksadıyla Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın kabul ettiği Misak-ı Millî’ye itibar olunmuştur. Bu demekti ki T.B.M.M’de Misak-ı Millî’yi rehber ittihaz etmiştir. Buna göre: 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütakerenâmesi’nin imzası anında, fiilen veya hukûken elimizde bulunan yerler “asgarî vatan”sayılıyordu. Lozan’a muzafferen gidildiğine nazaran daha fazlasını istemek lâzım gelirken, bu prensip kararına rağmen verilmiş olan tâvizler korkunçtur. Ancak şurası da belirtilmelidir ki; Lozan’da mâruz kalınan kayıplar sadece “maddî”değil, aynı zamanda “mânevî” dir de… Bu bakımdan biz Lozanın’ın kayıplar tablosunu “maddî” ve “manevî” kayıplar olmak üzere iki bölümde işleyeceğiz. Fakat önce bu kayıpıların fiilî ve psikolojik âmillerini zikredelim:

Akıl Hocası Bir Hahambaşı

Lozan Başmurahhası İsmet Paşa , böyle bir müzâkere için zarurî olan lisan bilgisinden ve tecrübeden mahrumdu. O derecede ki; bu aczini bizzat itiraf ederek Lozan’a gitmekten itizar ettiği M. Kemal Paşa ‘nın Nutku’nda bile kayıtlıdır. Ayrıca Lozan yıldönümlerinin birinde gazetecilere bu husustaki acemiliğini bizzat ifşa edercesine: “O güne kadar çizmeden başka hiçbir ayakkabı görmediğini, hiçbir diplomatik faâliyete katılmadığını, salona girerken ayrı bir elbise giyeceklerini sandığını” beyan etmişti. İnönü ‘nün kulakları rahatsızdı, iyi işitmiyordu. Bu bakımdan müzâkereleri takip edebilmek için bir aracı kullanıyordu. Aracılar müşâvirlerden seçiliyordu. Peki bu müşâvirler nasıldı? Beraberindeki Türk gazetecileri ile birlikte, yüzelli kişiye varan Türk heyeti içinde neler yoktu?.. Bunların arasında kadın ticâreti yapmaktan, petrol şirketleri aracılığı peşinde koşanlara kadar ne türlü şahsiyetlerin bulunduğunu anlamak için İkinci Murahhas Dr. Rıza Nur ‘un büyük bir açık kalplilikle yazdığı meşhur hatırâtının “Lozan Bahsi” okunmalıdır!

Bu heyetin içinde Yahudi Hahambaşısı Hayim Naum Efendi ‘nin bulunduğu ve bunun İsmet Paşa ‘ya akıl hocalığı yaptığı, Hilâfet pazarlığının bir numaralı âmili olduğu dikkate alınırsa muvaffakiyetsizliğin sebepleri biraz daha anlaşılabilir hâle gelir.

Gerek Başmurahhas İsmet Paşa ve İkinci Murahhas Rıza Nur ve gerekse heyetteki diğer eşhas, Avrupa karşısında aşağılık duygusuna kapılmış ve Türkiye’yi kendi millî şahsiyetinden vazgeçirerek bir an evvel Avrupa’ya teslim eylemek, her tâvizi verip bir an evvel sulhe kavuşmak ve içerdeki Batılı inkılâp hamlelerine başlamak arzusu bakımından Ankaradakilerden hiçbir farkları yoktu. Bu zihniyeti İnönü yıllarca sonra şu sözeri ile ne güzel ortaya koymaktadır:

“Şapka inkılâbından sonra diğer bir arkadaşımızın, Ankara Vâlisi Yahya Gâlip Bey ‘in bir ziyaretini hatırlarım. Aynı zamanda mebus olarak bulunan Yahya Yahya Gâlip Bey de çok yakınımızdı. Bir teklifi vardı.”

“”Nedir?” dedim.

“Şapkanın orta yerine bir ay yıldız koyalım; diğer milletlerden farkımız belli olur” dedi. Teklifi bu. Yahya Gâlip Bey ‘e:

“-Canım biz bunları farkımız olmasın diye yapıyoruz, sen ne teklif ediyorsun!” diye çıkıştım. (5)

Peki Dr. Rıza Nur farklı mı düşünüyordu? Hayır. Bakınız o da bu istikâmetteki sayısız itiraflarından birinde: “Bizim şu komisyonda Hristiyanlar’ın evlenme, miras işleri v.s. hakkında Yunanlılar ve diğerleri kıyamet koparıyorlar. Ben bunlara Avrupa kanunî medenîsini tatbik etmek üzere olduğumuzu söyleyerek cevap veriyorum.” (6)

Türk murahhaslarının Lozan Konferansı metnini imza günü onları başlarındaki silindir şapka ile gösteren fotoğraf da bu temâyülün diğer bir delilidir. Henüz şapka inkılâbı yapılmadan şu gayretkeşliği başka türlü izah etmenin imkânı yoktur.

Dosyaları Bile Yoktu!…

Türk murahhas heyetinin davalarını ispat için hiçbir hazırlıkları yoktu. Müttefikler oraya muntazam dosyalarla gelmişlerdi. Bizimkiler ise, mevzubahis olan bir eski anlaşmanın metnini dahi temin etmekte güçlük çekiyorlardı. Bu durumu ikinci murahhas Dr. Rıza Nur şu şekilde itiraf ediyor:

“Bizde ne hazırlık var, ne dosya var. Hiçbir şey yok. Lord Gürzon gibi bir takım resmî diplomatlar burada, hem bunların mükemmel dosyalan vardır. Ne yapacağız!.. Heyet-i Vekile bize giderken bir ictimada avuç içi kadar bir kâğıda sığan bir tâlimat verdi. Mustafa Kemal, İsmet ile beni bir kenara çekti dedi ki:

“Esaslarınız budur, baktınız ki hatta ……… alamıyorsunuz, sözlerinden dönüyorlar, uğraşmayın, ………….. sulhu yapın, icap ederse, ………………………………. hiç uğraşmayın!” (**)

Mustafa Kemal’in de şifahî direktifi bu, hayret ettim. Trakya ile İstanbul’un bize terki mes’elesi olmuş bitmiş bir mes’ele gibiydi. Bu adamın fikri ne idi? Bilmem! Galiba ne olursa olsun, sulh istiyor. Doğrusu Trakya için zahmet çekmedik, kolay aldık, sadece Dimetoka’yı boşuna kaybettik. Fakal İsmet Lozan’da Musul için daima bana:

“Canım, gel şunu bırakalım da, sulh yapalım” der beni zorlardı. Ben:

“Olmaz, bütün mukavemetleri yapalım.” derdim.

“Canım, sonra boca ederiz, sulhu kaçırırız” derdi. Boca onun tâbiridir. Ne yapsın efendisinin emrini icra ediyor. İhtimal İngilizler, Trakya ve İstanbul için de Musul gibi yapsalardı onları da vermek isteyecekti. Bereket versin İngilizler bunlara hiç itiraz etmediler.(7)

Murahhas heyetindeki dağınıklık, aynı zamanda kifâyetsizlikten de kaynaklanıyordu. Bunun tipik misallerinden biri de, tâli komisyonda Türkiye nâmına bulunan Tevfik Bıyıklıoğlu ‘nun, Müttefiklerin Ege Denizi’nde nota teatisi sûretiyle bize re’sen ve bilâ münâkaşa terkettikleri dört adayı zapta geçirirken, üçe indirilerek koskoca Limni Adası ‘nı kendi müşâvirimizin hatası neticesinde kaybetmiş olmamızdır. O derecede ki, Lord Gürzon umûmî celsede “Herhalde bu adaya ihtiyacımız” olmadığı yolunda bir beyanla bizimkilerle alay etmiştir. Türk murahhas heyetinin muvaffakiyetsizliğinin bir diğer sebebi de, kendileri ile Ankara arasındaki diyalog kopukluğudur. Sulhten sonra Rauf Bey‘in başvekillikten istifasının belli başlı sebeplerinden biri de budur. Yazışmalar, Köstence üzerinden yapılmakta idi. İngiliz Başvekili Winston Churchil hatıralarında Türk Murahhas riyaseti ile Ankara arasındaki muhâbereye Köstence’de el konulduğunu, bunların Londra’da her sabah kahvaltısında müzâkere edildikten sonra serbest bırakıldığını alaylı bir dille anlatmaktadır. Şu şartlar muvâcehesinde Türk Murahhas Heyeti’nin muvaffak olmasının ve Lozan’dan yüzakıyla dönmesinin imkânı var mıydı?.. Nitekimde olmadı.

** TCK’nın 5816 numaralı hükmüne takılabilme ihtimaline binaen alıntının bazı yerleri nokta nokta ile geçilmiştir.

(1) Bkz. Ahmed Reşid Rey (H. Nazım) Gördüklerim, Yaptıklarım, İst.1945 Sh. 199

(2) Gariptir ki, Sevr’den proje olarak bahsetmek bize mahsus değildir. Ondan Sevr-Lozan mukayesesi suretiyle Lozan’ı temize çıkarmak peşinde olan M. Kemal (Bkz. Nutuk An. 1927 Sh.403-404) ve hatta Lozan başmurahhası İnönü de (Bkz. İnönü’nün Hatıraları, Ulus gazetesi 24 Temmuz 1968 tarihli nüsha) “Proje” sıfatını kullanarak bahsetmektedirler.

(3) Operatör Cemil Paşa, Canlı Tarihler II, İstanbul 1945, sayfa 133-134′de

(4) Feridun Kandemir tarafından kaleme alınan Rauf Bey’in hatıralarına bakarsanız O’nun İngilizler’e Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı bastırmakla iftihar (!..) ettiğini görürsünüz!..

(5) Bkz. İnönü’nün Hatıraları Ulus Gazetesi S. Nisan 1969 tarihli nüsha.

(6) Bkz. Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım C. 3 sh.1056

(7) Bkz. Dr. Rıza Nur adı geçen eser sh. 982



 
  Bugün 16 ziyaretçi (176 klik) kişi burdaydı! Tüm Hakları saklıdır  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
ACILAR PAYLAŞILDIKÇA AZALIR....MUTLULUKLAR DA PAYLAŞILDIKÇA ÇOĞALIR...