ANKARA-ÇAMLIDERE-İNCEÖZ KÖYÜ
   
  Ankara-Çamlıdere-İnceöz Köyü-Koca Harman
  107-Fikirler-Görüşler-Alıntılar-Gerçek Tıp
 

(OKUMADAN GEÇMEYİN)
Okulun ilk gününde, 5. sınıf öğretmeni Mediha hanım sınıfta öğrencilerine baktı, birçok öğretmen gibi çocuklara bir yalan söyledi ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi.
Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış, adı Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı.
Mediha öğretmen, bir yıl önce Mustafa yı izlemiş ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu, sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemlemiş, ilave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu.
Öyle bir noktaya geldi ki, Mediha öğretmen onun kâğıtlarına kırmızı kalem ile kırmızı büyük işaretlemekten, kalın çarpılar (x) yapmaktan ve kâğıdın üstüne büyük harflerle zayıf yazmaktan zevk alır oldu.
Mediha öğretmenin okuldaki her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu, Mustafa nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun durumunu gözden geçirdiğinde, bir sürprizle karşılaştı.
Mustafa nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
"Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapar, çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli"
İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
"Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesi ölümcül bir hastalığa yakalandığı için sıkıntı içinde ve evdeki yaşamı mücadele içinde geçiyor."
Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
"Mustafa nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evdeki yaşamı yakında onu etkileyecek."
Dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
"Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor."
Bunları okuyuyan Mediha öğretmen problemi kavradı ve kendinden utandı.Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile kendini çok kötü hissediyordu. Mustafa nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti. Mustafa nın hediyesi; Bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı ile beceriksizce sarılmıştı.
Mediha öğretmen onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Paketten, taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı.
Ama o, bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için bekledi.
"Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz. '
Çocuklar gittikten sonra, Mediha öğretmen en az bir saat ağladı.
O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı. Mustafa ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna doğru, Mustafa sınıfın en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri oldu.
Bir sene sonra, Mediha öğretmen kapısının altında, bir not buldu, Mustafa, ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.
Altı yıl sonra Mustafa dan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.
Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Mediha öğretmenin tüm yaşamında ki en iyi ve en favori öğretmeni olduğunu yazmıştı.
Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldığını, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektupta, onun hala karşılaştığı en iyi ve unutulmaz öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama şimdi ismi biraz daha uzundu. Mektup söyle imzalanmıştı,
Prof. Dr. Mustafa A… ( Tıp Doktoru)
Öykü burada bitmiyor. Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var. Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyor ve evlenme töreninde Mediha öğretmenin damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.
Şüphesiz Mediha öğretmen bunu sevinçle kabul etti.
Tahmin edin ne oldu?
Taşları düşmüş olan o bileziği takti. Dahası, Mustafa'nın annesinin kullandığı parfümden sürdü.
Birbirlerini kucakladılar ve Prof. Dr. Mustafa, Mediha'nın kulağına şöyle fısıldadı,
"Bana inandığınız için çok teşekkür ederim, öğretmenim." "Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için"
Mediha öğretmen, gözlerinde yaşlarla, "Mustafa, yanlış şeylere sahiptim.... Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum"
Birinin hayatında bir fark oluşturmaya çalışın. Bunu iletin, birinin yüreğini ısıtın, hayatında bir fark oluşturmaya çalışsın



Şii İran’a Asla Güvenmeyin -2

Saddam Hüseyin, hiçte haketmediği bir ölümle öldü… Çünkü Şii’ler tarafından satıldı !!! 

“Zâlim Saddam” edebiyatını ağızlarında sakız yapan bazı kelâm ve kalem erbâbı ahmaklar, nedense işgâlci Amerikan zulmünün işbirlikçisi Şiîlerin alçaklığına susarak ortak oluyorlar!

Ahmak Ağırmı geldi ? Vallahi edilecek hakaretlerin belkide en aşağısıdır .

Neden mi ;

Bu ahmaklar, şiîlerin, İslâm tarihi boyunca, İslâm düşmanlarıyla hep işbirliği içinde olduğunu bilmiyorlar…

Bu ahmaklar, şiîlerin, İslâm târihi boyunca sadece müslümanlarla savaştığını görmüyorlar…

Bu ahmaklar, İran’ı “Anti-Emperyalist” zannediyorlar…

Bu ahmaklar, İran devrimini “İslâm İnkılâbı” zannediyorlar…

Bu ahmaklar, şiîleri sevmeyi “İslâm Birliği”nin levâzımından zannediyorlar…

Bu ahmaklar, şiî-sünnî mücâdelesini “Kardeş Kavgası” zannediyorlar…

Bu ahmaklar, Şia itikâdının “müslümanlık” olmadığını bilmiyorlar…

● « – Meşhur tarihçi İbn-i Cerir et-Taberi, Hicrî 302 yılında meydana gelen bir hadiseyi şöyle naklediyor: Şiinin biri çeşitli hilelerle Halife Muktedir’in huzuruna çıkmayı başardı; ve kendisinin Hasan b. Ali el-Askerî’nin oğlu, Kayıp İmam Muhammed b. Hasan b. Ali b. Musa b. Ca’fer olduğunu iddia etti… Bunun üzerine Haşim Oğulları, başlarında İbn-i Tomar diye anılan reisleri Ahmed b. Abdussamed olduğu hâlde huzura alınıp adamla yüzleştirildiler… İbni Tomar’ın, Hasan b. Ali el-Askerî’nin çocuk bırakmadığını söylemesi üzerine Haşim Oğulları bağırarak bu adamın halka teşhir edilmesini ve en ağır cezaya çarptırılmasını istediler. Halife Muktedir, bu şiîyi bir deveye bindirip tevriye ve arefe gününde halka teşhir ettikten sonra hapsetti…»

Ve bizim ahmaklar, o şiîlerin, idam’ı bile özellikle bayram gününe denk getirerek, Saddam’ın şahsında Sünnet ve Cemaat Ehli’nden güyâ tarihî bir öç almaya çalıştıklarını görmüyorlar…

Bu ahmaklar şunları bilmiyorlar:

● « – Şiiler haber nakletmede insanların en yalancısı, aklî delillerde de en câhilleridir; çünkü, mezheblerinin esasları bâtıl; (takiyye), vehim ve müstahiller üzerine kurulmuştur…»

● « – Kötülük yapmada yahudilere, aşırılık ve cehâlette hristiyanlara benzerler…»

● « – 70.000 kişinin kendisinden ders dinlediği meşhur hadis hâfızı ve İmam Ahmed bin Hambel’in üstadı Yezid b. Harun es-Sülemi el-Vasitî şöyle demiştir: “Bir bid’atçıdan nakiller yapılabilir; şiîler hariç! Çünkü, şiîler yalancıdırlar.”»

● « – İmam-ı Şafiî: “Şiîler kadar yalan şâhitliği yapanı görmedim.”»

● « – Şiîler, hâricîlerden daha sapıktırlar. Zira onlar hâricîlerin tekfîr etmedikleri Ebû Bekir(ra) ve Ömer(ra) gibi zâtları tekfîr ediyorlar. Resûlullah’a(sav) ve ashâbına, kimsenin cesaret edemediği bir şekilde iftira ediyorlar. Hâricîler ise buna tevessül etmezler. Üstelik hâricîler, şiîlerden daha sâdık, cesur ve fedâkârdırlar.»
● « – Şiîler yalancı, korkak, hâin ve alçaktırlar. Zîrâ onlar, müslümanlara karşı kâfirlerden yardım alıyorlar.»
● « – Şiîlerin, Cengiz’in torunu Hülâgû ile işbirliği ederek Horasan, Irak ve Şam’a akınlar etmeleri hiç kimsenin inkâr edemeyeceği kadar açıktır.
Şiî tarihçi, Horasanlı Mirza Muhammed, “Ravdatül Cennât” adlı kitabının 578. sayfasında, üstadları Nâsır et-Tûsî’nin hayatını anlatırken, bu çirkin manzarayı şöyle resmediyor:
“Nâsır et-Tûsî, Büyük İran Devleti’nde, yüce sultan Hülâgû Han’ı destekleyerek, halkı ıslah edip fesadı ortadan kaldırmak için Hulâgû ordusuna katılıp, onunla Bağdad’a gelmiştir. Abbâsîleri ortadan kaldırarak zulmü yok etmiştir. Nehirler misâli, kötü kanlarını akıtmıştır; kanlarını Dicle’ye akıtıp cehenneme göndermiştir.”
Görülüyor ki, Şiî Nâşır et-Tûsî’nin, kâtil Hülâgû ile Bağdad’a gelip kan dökmesini bir ıslahat hareketi olarak kabul ediyorlar.

O gün için İslâm âleminin en büyük merkezi olan Bağdad’da katliâmın bir irşad ve ıslah olduğunu iddia ediyorlar.

Şiî tarihçi Horasanlı Mirza Muhammed, bu hareketle iftihar ediyor. Bu vahşi olayda vefat eden müslümanların cehennem ehli olduklarını utanmadan dile getiriyor. Bununla da, Hülâgû ve şiî olan mürşidinin de cennet ehli olduklarını ifade ediyor. İbn-i Teymiyye de, şiî tarihçinin bu iddiaya sahip olduğunu tasdik ediyor. Allah adaletiyle onlara muamelede bulunsun.»
● « – Şiîler, Irak ve Horasan’da Hülâgû’nun güçlü yardımcıları idiler. Bağdad’da Halîfe’nin veziri de İbnu’l-Alkamî adında bir şiî idi. Durmadan Halife’ye tuzak kurmaya çalışıyor, müslüman askerlerin erzağını kesmeye uğraşıyor, müslümanları Hülâgû ile çarpışmaktan alıkoyuyor; öyle ki Hülâgû’nun, askerleriyle Bağdad’a girip on milyon müslümanı öldürmesine sebep olmuştur.»
● « – İslâm tarihinde kâfir Moğolların yaptıkları katliamdan daha büyük bir katliam görülmüş değildir. Hâşimîleri öldürmüşler, Abbâsî olan ve olmayanların hanımlarını köleleştirmişlerdir. Kâfirleri müslümanlara karşı kışkırtanlar, hiçbir zaman Resûlullah’ın(sav) ehline dost olmaları mümkün değildir. Onlar, Haccac’ın eşrâfı öldürdüğünü iddia ederek ona da iftira ediyorlar. Halbuki Haccac, zulüm ve gaddarlığıyla beraber hiçbir Hâşimîyi öldürmemiştir. O Hâşimîlerin dışında, Arapların eşraflarından bir çoğunu öldürmüştür.»
● « – Muhammed b. Ahmed El-Bağdadî denilen adam, El-Alkamî olarak tanınır. Şiî ediblerindendir. Ehli Sünnet ona karşı müsamaha gösterdikleri için Abbâsî devletine vezir olmuş ve 14 sene bu vazifeyi deruhte etmiştir. Öyle ki, son Abbâsî halîfesi Mu’tasım ona güvenmiş ve devlet işlerini ona tevdî etmiştir. Hülâgû ordusu İran’a girince, El-Alkamî ona haber göndererek Bağdad’a doğru gelmesini istemiştir. Alkamî, Abbâsî devleti ortadan kalkınca, Hülâgû tarafından kendisinin bir şiî halîfe olarak tayin edileceğini umuyordu. Neticede Hülâgû, Moğol ve abdallardan 200.000 (ikiyüzbin) kişilik bir ordu ile Bağdad’a yürüyor, Mu’tasım’a karşı İbnu-l Alkamî’yi destekliyor. Nihayet Hülâgûnun ordusu Bağdad’ın doğu ve batısına girince Alkamî, Hülâgû ile sulh yapmak üzere Halîfe’den izin istiyor. Hülâgû’nun askerleriyle konuştuktan sonra, kendisinin de Abbâsîlere karşı olduğunu söylüyor. Ve geri dönerek Halîfe’ye, Hülâgû’nun kendi kızını halîfenin oğlu Ebubekir’e vermek istediğini, böylece Halîfe, Selçuklular’la nasıl idiyse Hülâgû ile de öyle olmasını istediğini bildiriyor. Evlilik akdinin icrâsı için Halîfeyi, oğlunu, âlimlerle devletin ileri gelenlerini Hülâgû’nun ordu karargâhına davet edince, Hülâgû bunların hepsini kılıçtan geçiriyor. Artık Abbâsî Devleti başsız kalınca, Moğollar Bağdad’a girerek katliâma girişiyorlar. Bu cürüm 40 gün devam ediyor. Rivâyete göre Hülâgû, 1 Milyon 800 bin cesedi bizzat saydırmıştır. Ki bunlar saydırılmayanlardan çok daha azdırlar.»

● « – Takyuddin b. Ebil-Yusr, bu vahşî hareketi şu şiiriyle dile getiriyor:
“Ey Bağdad’ı ziyaret edenler, artık bu diyâra gelmeyin. / Çünkü ne Bağdad şehri kalmıştır ne de Devlet-i Bağdad. / Hilâfet’in tâcı ve ilmin merkezi harabeye dönmüştür. / Moğollar nice kadınları köleleştirmiş ve gasbetmiştir bütün malları. / Nice boyunları kesmiş kılıçlar ve kirletmiş kadınları seffahlar. / Ateştir saran kâlbimi ve bir rüzgâr daha da alevlendiren…”»
● « – Yine de Alkamî’nin ümitleri gerçekleşmedi. Şiîlere hilâfet verilmedi. Hülâgû onu ve adamlarını hakir görmüştü. Hatta Alkamî: “Durum istediğimin aksi oldu” demiştir.
Sonra Alkamî de pisipisine ölmüştür.»● « – İslâm Devleti’nin ve müslümanların başına Moğol putperestleri tarafından getirilen bu büyük belâyı Şiî şair ve tarihçisinin berbat bir dille dile getirmesi, onların kâfirlerle işbirliği yaptıklarını ilân etmektedir. Şiîler, müslümanların düşmanıdırlar.»

Akıllı olan , Saddam’ın son vasiyetine kulak versin, Şii’lere zerre kadar güvenmesin. Çünkü idam sehpasında yalan söyleyen göremezsiniz. Heleki  Şii yayılmacılığını durdurmak için İran ile 8 yıl savaşmış birinden çıkıyorsa bu söz….

 

İran’lı Şii lider Ayetullah Şirazi: ” Sünnileri Öldürmek Farzdır “.!!!

Bu videolar ilk değil dikkatinizi çekmek istediğimiz bir konu İran’lı Şiilerin sıklıkla Türkiye’deki caferilerle görüşmesi. Onlara göre Nasibi (ehli sünnet) düşmanı olan kafadarlar.

Videonun akabinde beraberindeki heyetle Şii Caferilerin merkezi Zeynebiye’ye gelen Ayetullah Şirazi’yi Türkiye Caferileri lideri Selahattin özgündüz karşıladı. Aynı görüşte ve matelitede olan bu kişiler daha önce yemende Terör Estiren Husi Lideri ağırlamışlar desteklerini bildirmişlerdi. 



                               AĞZI SALYALI SAPIKLAR
 

Ruhban Okulu, Medreseler, Batı Trakya

30 Ocak 2013 Çarşamba 00:05

 

Başbakanlık Müsteşarı’nın başkanlığında “özel bir ekip” kurulmuş. “Yeni seçenekler” bulunmasına çalışılıyor, “yeni formüller” aranıyormuş. Talimatı Başbakan vermiş. Ruhban Okulu’nu açacaklarmış.
 
Ancak Patrik, Ruhban Okulu’nun YÖK’e ya da herhangi bir üniversiteye bağlı olarak açılmasına sıcak bakmıyormuş. Tabiî Fatih Kaymakamının iznini almadan hiçbir faaliyet yapamayacağı halde kendini fiilen “Ekümenik” ilan eden ve Devlet tarafından bu sıfatı fiilen tanınan Patrik istemediyse, yapacak bir şey yok. O zaman “Patrik Hazretleri”ni memnun edecek formüller de bulunur elbette.
 
Nitekim bunun için, Ruhban Okulu’nun “yabancı bir üniversite üzerinden açılması”nın yolu açılacakmış. Yeni YÖK Kanun Taslağına göre bir şirket üzerinden, YÖK’e değil, kendi ülkesinin mevzuatına bağlı olacak şekilde yabancı üniversite kurulması mümkünmüş. Böylece Patrikhane, Yunanistan ya da başka bir ülke üniversitesi üzerinden Türkiye’de yüksekokul açabilecekmiş.
 
İşte böyle. “Verme”ye devam ediliyor. Elinde bulunan bütün kozlara rağmen, Patrikhaneyi memnun etmek için takla üstüne takla atılıyor. Patrik istedi diye, YÖK’e ya da MEB’na bağlı olmaksızın Ruhban Okulu nasıl açılır; formüller aranıyor, acziyete kılıf oluşturulmaya, kılıf da kitabına uydurulmaya çalışılıyor.
Bu arada Batı Trakya’da neler oluyor dersiniz?
 
Batı Trakya Yunanistan’ın ve AB’nin en geri kalmış bölgesi. Batı Trakya müslümanları haklarını kullanamıyorlar. Türkiye ile Yunanistan arasındaki her menfi gelişmenin faturası bunlara çıkarılıyor. “Türk kimliği” inkâr ediliyor. Adında “Türk” geçen hiçbir kuruma izin verilmiyor. Orta ve lise imkânları neredeyse yok. İskeçe’de 45 bin kişiye bir azınlık ortaokulu ve bir azınlık lisesi düşüyor; başka okul açılmasına izin verilmiyor. Üniversitelerde azınlık öğrencilerine yüzde 0,5 kontenjan ayrılmış. İyi bir eğitim alamayan Türk gençlerinin Yunan üniversitelerinde başarılı olmaları imkânsız. Türkiye’ye gelip okusalar, Yunanistan denklik vermiyor. Burada Patrik’i Rumlar seçerlerken, Yunan Hükümeti, müslüman Türkler’e müftü atıyor. Müslüman Türk azınlığı ayakta tutan, halkın açtığı Kur’an kursları. Buna da 2007’de çıkarılan “240 İmam Yasası”yla el konulacak. Yunanistan “camilere müdahale” etmek, “müslümanların dini özgürlükleri”ni kontrol etmek istiyor. Müslüman Türkler “din ve vicdan özgürlüğü” alanında büyük sorunlar yaşıyorlar. Selanik’te Osmanlı’dan kalan iki cami hâlâ kapalı; sadece Cuma ve bayram namazlarında açılması talebi reddedilmiş. Şehirde bir “müslüman mezarlığı” bile yok. Eğitim alanında “kayıt krizi” ve “iki dilli azınlık anaokulları” sorunu yaşanıyor. “İfade ve basın özgürlüğü”nde ciddi kısıtlamalar var. Ayrıca, Batı Trakya Türklerinin vakıf mallarına da el konulmuş.
 
Görüldüğü gibi, burada Patrikhane’nin bir dediği iki edilmezken, “Ekümenik Patriklik” kurumunun global ölçekteki faaliyetleri sürerken, mevzuata göre yasak olmasına rağmen Ruhban Okulu’nun açılmasına dair formül arayışları için özel ekipler kurulur, Başbakanlık düzeyinde çareler üretilirken; işte Batı Trakya’daki müslüman Türklerin hali böyle.
 
Bir diğer husus, her türlü yolla Ruhban Okulu’nu açmaya çalışırken, bari İslami ilimlerin öğretildiği Medreseler üzerindeki yasağı da kaldırın. Ruhban Okulunu açmak için her çareye başvuran “müslüman yöneticilerimiz”, nedense İslami eğitim kurumları olan Medreseler için kıllarını bile kıpırdatmıyorlar.
 
Üstelik, Ruhban Okulu’nu açmak için geliştirilen formüllerde, aynı formülün İslami eğitim kurumlarının açılışını da sağlamamasına yönelik çaba sarf ediliyor. Nitekim, anayasa değişikliği yapılarak Ruhban Okulu’na özel meslek okulu kapsamında dini okul açma statüsünün verilmesi durumunda, diğer azınlık, Musevi ve Ermeni kuruluşları ile müslüman Türk vatandaşlarına da aynı hakkın verilmesi gerekecek. Yani Türkiye’deki cemaatler de MEB’e bağlı olmaksızın özel dini eğitim kurumları açabilecek. İşte bunun olmaması başka yollar aranıyor. Bunun için, Ruhban Okulu’nun “yüksekokul” düzeyinde açılışına imkân verecek formül ağırlık kazanmaya başladı. Çünkü Türk cemaatlere de özel dini okul açma izni vermek anlamına gelen lise eğitimine ilişkin değişiklik, ancak anayasal düzeyde sağlanabileceğinden, bu yola gidilmiyor.
 
Bu işe öylesine baş konulmuş ki, bir üniversite bünyesinde kurulacak “Mukayeseli dinler Ana Bölümü Ortodoks Bilim Bölümü Başkanlığı”na doktora yapmış bir Rum-Ortodoks vatandaşının atanması, bulunamazsa dışarıdan gelecek birine Türk vatandaşlığı verilerek istihdamın sağlanması düşünülüyor. Uygulamalı dersler Heybeliada manastırında verilecek.
 
Bu arada, YÖK’ün yeni yönetmelikle getirmek istediği kılık kıyafet serbestliğinin, aslında, Ruhban Okulunun hoca ve talebelerinin papaz kıyafeti giymesinin önündeki engelin kaldırılmak vesilesiyle getirildiğini de öğrenmiş olduk.
Peki, Batı Trakya’daki müslüman Türklerin hakları alınmadan ve Medreseler açılmadan Ruhban Okulu’nu açanlar, bu hizmetlerinin karşılığını neyle alacaklar dersiniz?
 
 
  Bir Cumhuriyet ki,
Sahte imajlar, kahramanlar, liderler, ideolojiler üzerine kurulmuş,

Bir Cumhuriyet ki,
İç barışını yakalayamamış; devam eden isyanlar, kavgalarda ve iç savaşlarda yüzellibine yakın insan yaşamını yitirmiş,

Bir Cumhuriyet ki,
Bazılarının cenneti, bazılarının cehennemi olmuş,

Bir Cumhuriyet ki,

6 defa darbe yaşamış, başbakanlarını, evlatlarını ve kardeşlerini asmış,

Bir Cumhuriyet ki,
Birilerinin sermayesini, menfaatini, plazasını, holdingini korurken, diğer taraftan birilerinin evini başına yıkmış, köyünden çıkarmış, sürgünlere yollamış, çocuklarını ellerinden almış,
Bir Cumhuriyet ki,
halkı dışarda tutacak tüm kurum, yasa ve kuruluşları oluşturmuş, halkın devlet idaresine yaklaşacak tüm yolları kesmiş,

Bir Cumhuriyet ki,
Halkını daimi ve en büyük tehdit olarak görmüş, onun hak ve özgürlüklerini elinden almış, din, inanış, mezhep, ırk adına ne kadar farklılık varsa yok etmeye çalışmış,

Bir Cumhuriyet ki,
Hiç bir zaman Cumhur'un olmamış, oligarşinin emrinde ve hizmetinde olmayı görev bilmiş,

Bir Cumhuriyet ki,
Kendi evlatlarına kurt, başka devletlere- kuruluşlara karşı kuzu kesilmiş. Kendi evlatlarını acımasızca boğazlarken, başka devletlerin emir, görüş ve hizmetine daima hazır halde durmuş,

Bir Cumhuriyet ki,
Tarihini, kültürü, örfünü, adetlerini red etmiş, inkar etmiş, bilinmemesi için tüm gayretini göstermiş, taklitçilik ile elde ettiği kimliği zorla, süngü ve eğitim ile dayatmış,

 Bir Cumhuriyet ki,

İnsanlarının hafızasını silmek ve değiştirmek için hem dil hem de tarihi yeni baştan ve olmayan bir zeminden hareketle ortaya koymaya çalışmış,

Bir Cumhuriyet ki,
Hem içte hem dışta sürekli düşman örgüt, cemaat, mezhep, devlet icat etmiş, barışın değil savaşın teminatı olmuş...

 Bir Cumhuriyet ki,

İdeolojiler mezarlığına dönmüş, sürekli piyasa ideolojisi çerçevesinde ihtiyaç haline gelenin öne çıkarıldığı, ihtiyaç ve kullanışlı olmaktan çıkanların ise tedavülden kaldırılmak için operasyonlar yapıldığı,

 Bir Cumhuriyet ki,

Tehdit olarak gördüğünü iktidar nimetiyle donatarak -hiçbir zaman muktedir kılmadan- sisteme eklemlemeyi bilmiş, düşmanından hizmetkâr edinmeyi bilmiş,

 Bir Cumhuriyet ki,

Halkıyla savaşmak için herkes ile işbirliği yapmaktan çekinmemiş, askerlerini, sermayedarlarını, medyasını, aydınlarını, yargıçlarını, bürokrasisini halkın üzerine salmaktan imtina etmemiş,

Bu Cumhuriyet, 
hangi Cumhuriyet?

 29.01.2013 
Yazınınlinkiiçin tıklayınız:http://tyb.org.tr/haberler/9651-ruestem-budaktan-bir-cumhuriyet-ki.html


            EMMİM ANLATTI
Bir gün Peygamber Efendimiz bir mezarlığa gitmiş. Mezarın birinde adamın biri ateşler içinde yanarak azap çekiyormuş. Peygamber Efendimiz bunun sebebini çok merak etmiş.  Bunun üzerine  yanındaki bir arkadaşına;
-Git, köydeki herkese söyle. Herkes gelip mezardaki  yakınlarının yanında dursunlar diye buyurmuş. Bir müddet sonra  her mezarın yanında en az bir kişi duruyormuş. Fakat o azap çeken mezarın yanında kimseler yokmuş.  Oradan geçen bir kadın bu durumu görür. Oda gelir kimsenin olmadığı mezarın başında durur. Peygamber Efendimiz sorar:
-Sen bu mezardaki kişinin neyi oluyorsun der. 
Kadın da, ben onun annesi oluyorum der. Bunu üzerine peygamberimiz:
-Peki oğlunu ne gibi bir hatası var da böyle ateşler içinde yanarak azap çekiyor ? diye sorar. Kadın da:
-Bir zamanlar oğlum beni ittirmişti. Ben de yere düşmüştüm ve üzülmüştüm. Hakkımı helal etmemiştim der. Peygamberimiz de , oğluna hakkını helal etmesini ister. Bu isteğini üç dört defa tekrar eder.  Kadının cevabı ise, “helal edemem Ya Rasulallah” olur. Bunun üzerine peygamberimiz, kadının gözündeki perdeyi kaldırır.  Kadın oğlunun acıklı bir azap içinde perişan şekilde azap çektiğini görür. Dayanamayarak ağlamaklı bir sesle:
-Helal ettim, Ya Rasulallah, hakkımı helal ettim, der. Azap çeken azaptan kurtulur. Kabri cennet bahçesine döner.
   Anne hakkı bu kadar büyüktür. Kendisine Allah’ı ve dini öğreten ahret saadetini kazanmaya vesile olan “ hoca hakkını” karşılaştırdığımızda, hoca hakkını  bir okyanus kabul edersek, anne hakkı orada bir iğnenin kapladığı yer kadardır.  Hoca hakkı işte bu kadar büyüktür.
                   Yazan: Adnan Kerim Yılmaz 7. Sınıf öğrencisi. Alanya

 
NASIL YEMELİ VE İÇMELİ Keçiboynuzunun 10 muhteşem faydası! Güney Anadolu ve Akdeniz bölgesinde yetişen keçiboynuzu kimileri tarafından sevilerek yense de birçok kişi tarafından es geçiliyor. Oysa bu bitki içerdiği protein ve minerallerle yüzyıllardan beri sağlık saçıyor. İşte keçiboynuzunun saymakla bitmeyen faydalarından birkaçı… Keçiboynuzu anti allerjik ve antibakteriyel olan galik asit içermesiyle bağışıklık sistemini güçlendiriyor, alerjinin neden olduğu nefes darlığı problemine karşı etkili bir ilaç görevi görüyor. Alerjik nefes darlığı problemi olanlar için keçiboynuzu pekmezi oldukça fayda sağlıyor. Afrodizyak özelliği taşır. Sertleşme sorunu ve iktidarsızlık probleminin giderilmesine yardımcı oluyor. Bu cinsel probleme sahip erkeklerin keçiboynuzu kürü yapması tavsiye ediliyor. Aynı zamanda keçiboynuzu sperm sayısını arttırarak çocuk sahibi olamama riskini azaltıyor. İçerdiği yüksek ham selüloz sayesinde bağırsak hastalıklarıyla savaşıyor, bağırsak kurdu, tenya gibi bağırsak parazitlerinin yok olmasını sağlıyor. Çocuklarda ve yetişkinlerde ishale karşı kullanılabiliyor Balgam sökütürücü özelliğiyle sigara içenler için son derece fayda sağlıyor. Göğsü yumuşatıyor ve bronşları açıyor. Fosfor ve kalsiyum açısından zengin olması bakımından kemik erimesine karşı etkili bir koruma sağlıyor. Barındırdığı vitamin ve minerallerle diş ve diş eti hastalıklarıyla savaşıyor. Mide ve bağırsak gazlarını dışarı atarak şişkinliği gideriyor. Kanın zehirli maddelerini temizliyor ve kansızlığı gideriyor. Hafızayı güçlendiriyor ve konsantrasyonu arttırıyor Düzenli şekilde yenilen keçiboynuzu akciğer kanserine yakalanma riskini azaltıyor.

SEMİZOTUNU İHMAL ETMEYİN. *Kalbin Mucizesi : SEMİZOTU Latince ismi Portulaca oleracea olan Semizotu Ortadoğu ve Hindistan kökenlidir. Ancak her iklim ve toprakta yetişir. * ** *Semizotu, Omega-3 açısından neredeyse balık kadar zengin bir bitki olup demir, bakır, manganez, C ve D vitaminlerince de zengindir. * *Madensel tuzlar ve vitaminlerce çok zengin olan Semizotunun besin değerlerini kaybetmemesi için salata olarak yenmesi, yani pişirilmeden tüketilmesi tavsiye edilir. * *Pişirilme tercih ediliyorsa çok kısa süre pişirilmelidir. * *Çok kaynatıldığında yemeğin rengi ve tadı değiştiği gibi besin değerleri de kaybolur.* *Kalp Hastalığı riski taşıyan ve Kalp hastaları için yararlı olan semiz otu nisan, mayıs, haziran aylarında haftada 3-4 kez tüketilmelidir. * *Yere yakın bir sebze olduğu için tüketilmeden iyice yıkanmalı sirkeli suda bekletilmelidir. * Faydaları: 1. Kanı temizler 2. İdrar söktürür 3. Kanı üreden temizler 4. Sinir krizlerini ve beyin yorgunluğunu geçirir 5. Böbrek taşı ve kumunu döker 6. Semizotu şişmanlara kilo verdirir 7. Şeker hastalarının susuzluğunu azaltır 8. Semizotu içerdiği yüksek oranlı lifle kabızlığa iyi gelir 9. Diyet yapanlar için uygun bir sebzedir. Düşük kalorili olduğu için formda kalmaya yardımcı olur. 10. Geleneksel olarak ağrı kesici özelliği olduğuna inanılan semizotunun bu özelliği bilimsel araştırmalarca da ispatlanmıştır. 11. Yaşlılar ve midesi hassas olanlara faydalıdır. 12. Vücudu mikroplara ve gribe karşı korur 13. Sinirleri dinlendirip, uykunun düzene girmesine yardımcı olur 14. İçerdiği Omega 3 sayesinde kalp sağlığı için önemlidir. 15. Gut Hastalığına iyi geldiği yapılan çalışmalarda belirlenmiştir.

 HACAMAT SÜNNETİNİ KİMLER BİLİYOR?
Şifa kaynağı Hacamat Alternatif tıpta geniş bir yere sahip olan ve binlerce yıldır bir tedavi yöntemi olarak kullanılan ‘Hacamat’ hastalara şifa dağıtıyor. Hacamat, İslam ülkelerinde yaygın olmasının yanısıra, Almanya, Avustralya, Kanada, Malezya ve Çin gibi ülkelerde de kullanılan alternatif tıpta büyük bir öneme sahip. Yabancı ülkelerde kullanılmasına ve bilim adamları tarafından da hacamatın şifa özelliği taşıdığı ispatlanmasına rağmen, ülkemizde yasak olması ise akıllarda soru işaretleri bırakıyor. Sağlık Bakanlığı tarafından bunun için uygun zeminlerin oluşturulması bekleniyor. Hacamat genellikle kulak arkası ve sırta yapılıyor. Tedavinin ilk aşaması tıraş. Tıraşın ardından işlem başlıyor. Devreye, ateş, bardak ve neşter giriyor. Hacamat tedavisinin Medine’de kullanımıyla ilgili Dr. Mehmet Kocabaş’ın söyledikleri ise hacamatın önemini ortaya koymuş durumda. Kocabaş, “hacamat” yani kan alma hadisesinin Medine’de çok popüler olduğunu, en aliminden en cahiline kadar her hastanın genellikle “hacamat” yöntemiyle tedavi edildiğini söylüyor. Hacamat, kan aldırmak sureti ile yapılan tedavi yöntemi olarak biliniyor. Şırınga ile alınan kan vücudumuzun en temiz kanı. Hacamat tedavisi ile alınan kan ise vücudumuzda hareket etmeyip çeşitli hastalıklara sebep olan kanın alınması ile yapılan bir tedavi yöntemi. Tıbbı Nebevi’de kan aldırma işlemi, alınan kanın bir başka hastaya verilmesi ile değil, tamamen sağlık amaçlı olarak yapılmaktadır. Kan vücuttan çıktığında yerine plazma adı verilen bir vücut sıvısı geçerek, kanın sulanmasını sağlar. Akışkanlık özelliği artan kanın aynı zamanda çevredeki, beyin ve karaciğerdeki dolaşımının da düzelmiş olduğu tıbben bilinmektedir.

MEDİNE HACAMATTA ÖNCÜ ÜLKE Hacamat tedavisinin en yaygın olduğu yer Medine’dir. Burada ‘hacamat’ yöntemiyle tedavi uygulayan birçok merkez bulunuyor. Medineliler herhangi bir rahatsızlık durumunda bu merkezlere hacamat yaptırarak şifa buluyorlar. Bu tedavi merkezlerinin sahipleri arasında Türk olanlar da var. Türkiye’de bu tedavi yöntemi Sağlık Bakanlığı tarafından tanınmadığı için ehil olmayan kişiler tarafından sağlıksız ortamlarda yapıldığı iddia edilip yasaklanmıştır. HACAMATLA TEDAVİ ŞEKLİ Önce, bardak vb’den oluşan kupa kan alınacak yere vuruluyor, bu bölge havasız bırakılıp uyuşturuluyor. Aynı yer neşterle 2 veya 3 milim çiziliyor. Sonra kupa neşterlenen yere tekrar vuruluyor. Kılcal damarlardan kan gelmeye başlıyor. Bu, genellikle üç defa tekrarlanıyor. Tedavi 20-25 dakika sürüyor. Ortalama 300-350 gram kadar kan çıkarılıyor. Bu kan vücutta hiçbir özellik taşımayan ve hastalıkların doğmasına sebep olan kandır. HACAMATIN ŞİFA OLDUĞU BİRÇOK HASTALIK VAR “Hacamat her hastalığa faydalıdır, uyanık olun hacamat olun.” (Hadis-i Şerif) Kafadan hacamat olmak, delilik, cüzzam, gece körlüğü, alaca, başağrısı, diş, göz, kulak gibi hastalıklara ve daha birçok hastalığa şifadır. “Kafadan hacamat olmak her hastalığın ilacıdır” (Hadis-i Şerif) Hacamatın 70 hastalığa şifa olduğu rivayet ediliyor. Kanser olup ameliyat olması gereken bazı kişilerde, hacamattan sonra kanser kütlesinin yok olduğu vakalar görülmüştür. Hacamatın faydası tam olarak akılla bilinebilecek bir şey değildir, daha ziyade nakille bilinir. Hacamatın faydalı olduğu yaşlar, 2 ile 60 arasıdır. Ancak küçük yaşlarda hacamat pek tavsiye edilmemektedir. Hacamatın hijyen şartlara titizlikle riayet edilerek yapılması da önemli. Hacamatta gerek ortamın ve gerekse kullanılan araçların önemli olduğu, uygulamanın ehil kişiler tarafından yapılmasının da zorunlu olduğu hatırlatılıyor. Hacamat konusunda hadis-i şerifler Hz. Muhammed (s.a.v) hadis-i şeriflerinde, hacamatın önemi hakkında şunları buyurmuş: - “Damardan veya deriden kan aldırmak, tedavi olduğunuz şeylerin en faydalılarındandır.” - “Sefer ediniz şifa bulunuz, oruç tutunuz şifa bulunuz, hacamat olunuz şifa bulunuz.” - “Miraç’tan inerken hangi melek cemaatine rastlasam, ‘Ey Muhammed (sav)! Ümmetine hacamat olmalarını emret!’ dediler.” - “Peygamber Efendimiz (sav) Hayber’de zehirli koyun buduyla zehirlenildiği zaman, Cebrail Aleyhisselâm kendisine hemen kafasının arkasından hacamat yaptırmasını söylemiştir.” Hacamat için tavsiyeler - Hacamatta derinin altındaki uyuşuk kan alınıyor. - Damardan kan vermek de faydalıdır, ancak Efendimiz (sav) ve sahabelerin uygulaması, hacamattır. - Büyük alimler 3 ayda bir hacamat olurlardı. - Hacamat 1’inden 14’üne kadar mekruh olur (faydasız). - Hacamat yapılmadan önce kiraz yenilmemelidir. (Mümkünse bir ay evvelden itibaren) - Hacamat açken yapılmalı ve hacamattan evvel en az 8 saat bir şey yenilmemelidir. - Ayın 17. günü Salı gününe denk gelirse hacamat olunabilir. Bu da çok faydalıdır. (Alimler yapılabileceğini uygun görmüşler) - Hacamat esnasında Ayet-el Kûrsi’nin okunması, hacamatın faydasını iki katına çıkarır. (7 kere okunması gerektiğini tavsiye edenler de vardır.) - Şeytanın vesveselerine karşı kalbin arkasından yapılan hacamat çok faydalıdır. - 50 senelik kökleşmiş büyünün, hacamatla kaldırıldığı rivayeti vardır. - Çift uzuvlarda hacamat faydalıdır. (İki diz, iki ayak gibi…) - Kansızlık, şeker ve kan hastalıklarından birisi bulunan kişiler doktorun izniyle ve usta bir hacamatçıya en uygun yerden en fazla 1 kere hacamat olmalı… - Bir insan bünyesine, dayanıklılığına ve vücudunun kan oranının azlığına ya da çokluğuna göre 1 yerinden 8 yerine kadar aynı anda hacamat olabilir. - Bir kere hacamat olan bir kişinin bir daha hacamat olması için en az 1 ay, ortalama 3 ay geçmesi gerekiyor. - Hacamattan sonra tuzlu, süt ürünleri ve hayvani şeyler yememeli, 1 gün önce 3 gün sonrasına kadar cimâ yapılmamalıdır. - Hacamat; gününe ve şartlarına uyulmazsa şifa değil, hastalığa sebep olur… - Hacamatçı işinin ehli olmalı ve hacamat yapılacak yerleri çok iyi bilmelidir. Hangi hastalık için nereden hacamat olunacağını hacamatçı bilmeyebilir. Bunu açıklayan kitaplar vardır, o kitaplara bakarak öğrenilmeli ve oralardan hacamat olunmalıdır. - Hacamat yaptırırken başta Sünnet-i Seniyye, sonra da mesela şifasını istediğiniz hastalığa şifa ya da zahirî ve batınî hastalıklardan korunma niyetiyle yapılırsa daha iyi olur. Saglıklıgünler dileriz. Alıntı: itibarhaber
 


 
 
  Bugün 2 ziyaretçi (21 klik) kişi burdaydı! Tüm Hakları saklıdır  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
ACILAR PAYLAŞILDIKÇA AZALIR....MUTLULUKLAR DA PAYLAŞILDIKÇA ÇOĞALIR...