ANKARA-ÇAMLIDERE-İNCEÖZ KÖYÜ
   
  Ankara-Çamlıdere-İnceöz Köyü-Koca Harman
  69-Siyasetin Vahşeti(Atıf Hoca)
 

     

MUTLAKA OKUYUN..
1932 yılında Cumhuriyet gazetesi 
 bir güzellik yarışması tertipler.
Türkiye’nin bu ilk güzellik yarışmasını Keriman Halis kazanır. Türkiye’nin ilk güzellik yar...ışmasını kazanan 19 yaşındaki Keriman Halis, aynı yıl 28 ülkenin katılmasıyla Belçika’nın Spa şehrinde düzenlenen dünya güzellik yarışmasına Türkiye’yi temsilen gönderilir.
İlk kez bir Türk kızı dünya güzellik yarışmasına katılacaktır. Herkes yarışmanın sonucunu merak etmektedir. Her ülkeden gelen katılımcılar günlerce Belçika’nın Spa şehrinde çeşitli kişilerle görüşür ve konuşurlar.
Derken yarışma günü gelir ve ülkelerini temsil eden kızlar jürinin önüne sırayla gelip, puan toplamaya çalışırlar.
Bütün katılımcıları izleyen jüri üyeleri puan değerlendirmesi yapmak üzere başka bir salonda toplanırlar.
Başkan kürsüye gelir ve jüri üyelerine şu konuşmayı yapar;
“Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın zaferini kutluyoruz. Yüzyıllardır dünya üzerinde hâkimiyetini sürdüren Osmanlı imparatorluğu artık bitmiştir.
Onu Avrupa bitirmiştir. Bir zamanlar sokağa bile, pencere arkasından seyredebilen Müslüman kadınların temsilcisi olan Türk güzeli Keriman Halis, karşımıza mayo ile çıkıp kendini bize beğendirmeye çalışmıştır.
Bu Türk kızını kendi zaferimizin tacı kabul edeceğiz ve onu kraliçe seçeceğiz.
Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene İslam’ı ve Türkleri yenmenin zaferini kutluyoruz. Avrupa’nın zaferini kutluyoruz. Bundan dolayı Türk güzelini dünya güzeli olarak seçeceğiz. Fakat kadehlerimizi Avrupa’nın zaferi için kaldıracağız.” Bu konuşmadan sonra jüri üyeleri toplandıkları salondan çıkarlar ve Türkiye’yi temsilen dünya güzellik yarışmasına katılan Keriman Halis’i dünya güzeli olarak seçtiklerini açıklarlar.
Ne güzel söylemiş Arif Nihat asya;
Bize bir nazar oldu Cumamız Pazar oldu
Ne olduysa hep bize azar, azar oldu
Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız
Ne ruhça ne vücutça ne de kandan hastayız
Avrupa’ya bir değil iki pencere açtık
Uzun yıllardan beri cereyandan hastayız
Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz
Yaklaştıkça her sene öz yurdumda yılbaşı
Yapılır milletime Frenkçe sahte aşı
Buna ağlar ağacı hem toprağı, taşı
Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz
Sen Hıristiyan mısın? Diye sorsan darılır
Yılbaşında hindi kaz yemesine bayılır
Çam deviren hindi ki nasıl mümin sayılır
Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz
Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz

Cumhuriyetin İlanı Nasıl Oldu?


Kazım Karabekir'den dinleyelim.
30 Ekim sabahı, Bahriye müfrezesi komutanı Kâzım Karabekir’e Ankara’dan açık bir telgrafın geldiğini, bu telgrafta Cumhuriyet’in ilan olunduğunu, bu nedenle yüz pare top atılmasının istendiğini bildirir. (…)
Vali Hazım Bey (Tepeytran) haberi şaşkınlıkla karşılar. Valinin Cumhuriyet’in ilânından haberi yoktur. Karabekir, hem şaşırmış hem kırılmıştır. Bu duygularını şöyle dile getirir:
“Ben hem mebus (Milletvekili) ve hem de bir ordu kumandanı olduğum halde bana da kimse birşey bildirmemişti. Bu vaziyet haklı olarak halkı da orduyu da telâş ve endişeye düşürdü. Daha dün yüreklerine ferahlık verdiğim zatlar benden bu şeklin mânâsını soruyorlardı. Bu vaziyette tabii Cumhuriyet’in ilânını ertesi günü dahi kutlayamadık.” (…)
Karabekir, Cumhuriyet’in ilânını Trabzon’da Bahriye müfreze kumandanlığından haberi almasından yakınır. Ve Başkomutan M. Kemal Paşa’yı şöyle eleştirir:
“İstiklâl Harbi’nin tehlikeli günlerinde sonuna kadar feragat, fedakâr arkadaşlarının rey ve irşadına ihtiyaç gösteren M. Kemal Paşa artık muzaffer bir başkomutan sıfatıyla maiyet komutanlarına Cumhuriyeti `dikte´ ettirmiştir. Eski arkadaşlarının rakip olabileceği endişesi ile sui şahsiyetler icadı da lâzım gelmişti; bunun için eski arkadaşlarını kötülemek lâzımdı. Bunu da hakkıyla yapmıştır.”
Kâzım Karabekir, 5 Kasım günü vapurla Trabzon’dan ayrılır. Vapur 9 Kasım günü İstanbul’da olacaktır. Vapur kaptanı yolda emir almıştır. Vapur, bir gün sonra İstanbul’da demirleyecektir.
Karabekir, bu gecikmenin nedenini halkın kendisini karşılamasına engel olunması biçiminde yorumlar.
“10 Kasım sabahı vapurumuz Boğaz’a girdi. Kavak’ta ayrı ayrı istikametlerde Rauf Bey ve Refet Paşa ve İstanbul gazete muhabirleri vapurumuza çıktılar. Her biri bir sual soruyor, beni arkadaşlarımla görüşmeye ve beş yıldan beri görmediğim şirin yerlerimizi seyr etmeye fırsat vermiyorlardı. Endişeleri Cumhuriyet’in ilân şeklinden doğuyordu.
Bir sabah top sesleriyle endişe ile uyandık. Meğer Cumhuriyet ilân oluyormuş. Ankara’dan gelen haberler M. Kemal Paşa’nın yeni toplandığı bir muhit ile tam bir `diktatörlüğe´ gittiğidir. Millî hâkimiyet yerine `şahsî hükümranlık´ kurulmuştur, istiklâlimizi kurtaranlar hürriyetimizi boğacaklar mıydı? (…)
Rauf Bey ile Refet Paşa’dan öğrendiğimde Cumhuriyet `adı altında şahsî saltanat´ kurulmuş olduğu ve halk ve matbuanın (basının) da kurtuldukları bir istibdattan (despotluktan) diğer bir yenisine düştüklerinden feryat ettikleridir.
Istiklâl Harbi’nde `Birinci derecede vazife´ görmüş bu arkadaşlar dahi sabahleyin top sesleriyle uyandıktan sonra Cumhuriyetin ilân olduğunu öğrenmişlerdir. M. Kemal Paşa, mefkuresi (ideali) olan hilâfet ve saltanat makamına geçmesini arkadaşlarının önlediğini görünce Cumhurreisliğine (Cumhurbaskanlığına) de mani olacakları endişesi ile işi sert bir kapatma suretiyle Millet Meclisi’nin daha vahim ciheti de kayd-ı hayat şartı ile mevkiinde kalabilmek için eski arkadaşlarını Cumhuriyet aleyhtarı ve padişah taraftarı göstermesidir.”
Öğle üzeri vapur Galata rıhtımına yanaşır. Rıhtımda kalabalık bir halk ve halkın önünde de resmî görevliler Karabekir’i karşılamaktadır. Halk, Karabekir’i coşkun gösterilerle kalacağı yer olan bugün İstanbul Üniversitesi’nin bulunduğu Harbiye Nezareti’nin dış kapısındaki köşke kadar getirir.
Kaynak: Kâzım Karabekir Anlatıyor - Uğur Mumcu Sayfa 107 – 113.   
 

DÜŞÜNCESİZ SİYASETİN VAHŞETİ NAHAK YERE KEYFİ ASILAN MAZLUMLAR
*Çanakkale'de milyonların ölümü siyaset ürünüdür...
*Sarıkamş'ta 93 bin Mehmetçiğin kara gömülmesi siyaset ürünüdür.
*Osmanlı'nın son zamanında bile bile savaş kaybetmek siyasi oyundur.
*İngilize esir düşürülen onbinlerce Osmanlı askerinn gözlerinin ilaçlı havuzda kör edilmesi siyaset ürünüdür.
*Cumhuriyet kurulunca 500bin den fazla kişinin rejim karşıtı diye idamı siyaset ürünüdür.
*12 Eylül 1980 öncesi sağ-sol çatışmasında 100 binlerce vatan evladının ölümü siyaset ürünüdür.
*PKK kamuflesi altında 100binlerce ölüm (Haçlı-Siyonizm işbirliği ile ) siyaset ürünüdür.
*PKK belasının TC 'ne musallat edilerek 350 milyar doların teröre harcatılması düşmanlarımızın siyasi kalleşlik ürünüdür.
                                                                             Ş.Yılmaz


Bir zamanlar Abdulaziz Han'a yapılan, yaptırılan ile, daha sonra Menderes'e yaptırılan arasındaki benzerlik çok ilginç. İki Türk liderine de yapılan, yaptırılan, yapan aynı. Ama neden??? Bu liderler neden korunamadı???

İhanetlerin başlangıcı çok eskilere gider.Yahudiler ve masonlar Osmanlı devet idaresinde cirit atıyorlar. Sultan Abdulaziz Han düşman oyunlarıyla tahttan indirilmiş. Hayatı muhtemelen Türk ve Müslüman olmayan resimdeki küstahlara emanet edilmiş. Birkaç gün sonra da bu çapulcularca katledilmiş. Plan öyle ustaca yapılmış ki suçlular bulunamamış. Araştırılamamış. Örtbas edilmesi için bütün köşebaşları tutulmuş. Şimdiki Heronların PKK yı tesbit edip te sorumluların görmezden gelerek askerlerimizin şehit olmasına bile bile göz yumması gibi. Askerin içindeki bu ....lere hesap sormak ta mümkün görülmüyor. Çünkü hamileri çok güçlü. Dışarıdan güç ve destek alıyorlar. Aksi iddia edilemez. Yoksa mehmetçiklere kıyamazlardı. Vatan yavrularını bile bile PKK ya yem edemezlerdi. Bunların PKK yı nasıl sahiplendikleri herkesçe malum....

Menderes'in son mektubu

 

Yakin tarihimiz, sapka giymedigi iddiasiyla asilan yüzlerce erkek ve bir kadinin yani sira, batili düsünürlerin ifadesiyle "Türkçe ezan" tekrar Arapçaya çevirdigi için asilan basbakan ve bakanlara da sâhit olmustur. Adnan Menderes'in idamindan biraz önce bir asker vasitasiyla gizlice Giyaseddin Emre'ye gönderdigi asagidaki mektup, yakin tarihimizin iç yüzünü ortaya koyan sayisiz belgelerden biridir.

"Sizlere dargin degilim, sizin ve diger zevatin iplerinin hangi efendiler tarafindan idare edildigini biliyorum. Onlara da dargin degilim. Kellemi onlara götürdügünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes, hürriyet ugruna koydugu basini 17 sene evvel almadigimiz için sizlere mütesekkirdir. Idam edilmek için ortada hiçbir sebep yaok. Ölüme karar-i metanetle gittigimi, silahlarin gölgesinde yasayan kahraman efendilerinizce acaba söyleyebilecek misiniz ?

tarih72.jpg (11545 Byte)

Sunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanilacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendilerinizii yine de 1950'de kurtarabilirdim. Dirimden Korkmayacaktiniz. Ama simdi milletle el ele vererek, Adnan Menderes'in ölümü sizi ebediyete kadar takib edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna ragmen merhametim sizlerle beraberdir.

Mektubun asli

(Bu sözler, Adnan Menderes tarafindan bir araci ile Giyaseddin Emre'ye ulastirilmistir. Belge tarafimiza Giyaseddin Emre tarafindan verilmistir. Öteki Menderes, s. 75)

Kaynak: Zafer dergisi, sayi: 238, Ekim 1996, s. 14

Sapka kanunun getirdikleri...

Tekkeler Kapatiliyor, Seyhler Cezalandiriliyor!..

31 Agustos Çankiri'da yapilan konusmada : "Tekkeler kesinlikle kapatilmalidir. Hiçbirimiz tekkelerin yol göstermesine muhtaç degiliz. Bir uygarliktan ve bilimden güç aliyoruz." denilerek kesinlikle tekkelerin kapatilacagi da belirlenmis oluyordu. Saat 17.00'de kendisini îskilip'e davet edenlerin önünde yaptigi konusmada ise : "Kiyafetin medeni bir sekle dönüstürülmesi için kanuna lüzum yoktur, millet karar verir ve yapar... Yalniz bir Diyanet îsleri Reisligi ve buna mensup müftü, imam ve hatipler vardir. Bu sinifa ait kiyafet mazur görürüz. Lakin din görevlisi olmayip da bu kiyafetleri giyenlerin hareketlerini tanimaz ve kabul etmeyiz! Biz artik sadece sapkayi degil, medeni kiyafetin bütün unsurlarini kabul ettik. Bunu memurlar ve mebuslar yerine getirerek halka rehber olacaklardir..." diyerek Ankara'ya gerekli mesajlari ve uyarilari da yollamis oluyordu.

Bu mesaj ve uyarilar sebebiyle, 1 Eylül günü Ankara'daki karsilama töreninde memur ve mebusanin tümü sapkali olarak hazir bulunmustu. îstiklal Mahkemesi heyetleri de sapkalariyla hazir bulunarak Mustafa Kemal'i karsilayanlar arasinda olmuslardi. Ve en önemlisi de Diyanet îsleri Reisi Rifat Börekçi, kendisine müsaade edilmis oldugu halde karsilamada baçina fes ve sarik geçirmemisti. Rifat Börekçi de sapkasiyla birlikte karsilama töreninde bulunmustu. Rifat Börekçi bu haliyle özel olarak Mustafa Kemal'in koca Diyanet îsleri Baskanini sapkali haliyle daha çok sevdigi her halinden belli olmustu.

Ankara'ya gelinildigi günün aksami Mustafa Kemal hemen Çankaya'da Bakanlar Kurulunu toplamis ve gelecekte kanunlastiracagi kesinlikle belli olmus olan su üç konuda Bakanlar Kurulu Kararianini almis. Bunlardan biri, "din ile hiçbir ilgisi olmayan, toplum hayatini kemiren ve halki kandirmaya yönelik olarak din perdesi altinda faaliyetler yürüten" diye tesbitlenen tekke ve zaviyelerin kapatilmasi karari idi. Digerleri ise dini kiyafetlerle dolasilmasinin yasaklanmasi ve seyh, dervis, mürid, müntesip, ihvan gibi ünvan ve sifatlarin kullanilmamasi karari idi. Ayrica, hem cami, hem de tekke veya mescid olarak kullanilan yerlerin cami veya mescid olarak açik olarak bulundurulmasina ve tekkelerden normal ebadda olanlarin ev olarak, büyük olanlarin da okul olarak kullanilmasina ve okul idaresinin de Milli Egitim Bakanhgina verilmesine, türbedarliklarin kaldirilip, buradaki görevlilerin ilk firsatta müezzin ve imam olarak atanmalarina, bu görevlerde iken "irtica suçu" islemis olanlarin da maaslarinin verilnemesine karar verilmistir:

Bütün bunlarin mecliste kanulasmadan epey zaman önce bu konularda Bakanlar Kurulu Karari alinmis olmasinin gerekçesi, "bir an önce Türkiye'yi geri biraktiran kötü geleneklerin yikilmasi..." diye gösteriliyordu.

Devrimci Baskan : Rifat Börekçi

2 Eylül aksami Mustafa Kemal'in baskanliginda toplanan Bakanlar Kurulununn aldigi kararlarla ilgili olarak, Mustafa Kemal, hemen Diyanet îsleri Reisi Rifat Börekçi'ye bir haber göndermis ve tamami dinî olan bu kararlarla ilgili olarak Diyanet îsleri Reisinin bütün müftü, vaiz, imam ve müezzinlere bir tamim göndermesini istemisti. Böylece isin Diyanetle ilgili yönü, yani din ile ilgili olani de halledilmis olacakti.

Kararlarla ilgili olarak Diyanet îsleri Reisligi de hemen müftülüklere bir tamim göndererek asagidaki hususlari tüm müftü vaiz ve imamlara duyuruvermisti.

"Türkiye Cumhuriyeti

Diyanet Isleri Reislîgi

Tahrirat Müdürlügü

Numara:2413

Heyeti Vükela (Bakanlar Kurulu) Karari:

"Hey'eti Vükela Karari:

"Vekiller Hey'eti 2 Eylül 1341 (1925) tarihinde Reisicumhur Hazretlerinin riyaseti altinda içtima' eyledi."

samimî ictihat ve itikat namina gizli siyasî emeller takip edebildikleri ve daima takib edebilecekleri ve binaenaleyh Anayasa'daki madde-i malisusanin kaydi mani ile temas halinde bulunduklari anlasilmistir. Saniyen, memleketin, her tarafinda ulema kisvesini kendiliginden giyebilen zevat ve eshasin efkari ahaliyi temsil, tevcîh ve maksatlarina göre tesvis için salahiyet ve vaziyet takindiklari görülmüstür. Salisen, vatandaslarin kiyafet ve giyinis tarzi gibi münhasiran ictimaî ve medenî esbaba bagli olup vicdanî itakatla esasen irtibati bulunmayan meseleler üzerinde efkarin tesevvüs ve tereddüde sevk edildigi anlasilmistir. Mezkur meseleler hakkinda Türkiye Cumhuriyeti dahilinde asagidaki kararnamelere göre muamele olunmasi takarrur etmistir.

Tekke ve Zaviyeler Hakkinda Kararname :

Madde 1 : Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakif suretiyle insa edilmis ve gerek seyhin mülkü olarak tapu ve tahti temlikinde bulunmus olan bilumum tekaya ve zevaya bilaistisna kamilen kapatilmistir. Ancak vaktile cami ve mescid olarak insa edilmisken bilahare mesîhat ihdasi suretiyle hem cami hem tekke olarak kullanilanlar yalniz cami ve mescid olarak kullanilacaktir.

Madde 2 : Türkiye Cumhuriyeti dahilinde hiç bir tarikat, bunlara mensup hiç bir seyh, dervis ve mürid yoktur. Bu siniflara ait hususî kisveler ve ünvanlar mülga ve memnu'dur.

Madde 3 : Kapatilan tekke ve zaviyelerin vakfiyelerinde seyhin ikametine mahsus ayrica musruta varsa, bunlarda evvelce seyh olanlar kaydi hayat saik ile ikamet edebileceklerdir. Seyhin evladi vakfiyeden ise, bugün zatina mahsus vazifesi kezalik kaydi hayat sarti ile kendisine verilecegi gibi vakfiyelerinde münderiç seraite tevfikan yine evladi vakiftan mütezikasi varsa onlarin da muhassasati tesviye olunacaktir.

Madde 4 : Bu kabil kapatilmis binalardan mektep ittihazina elverisli olanlar mektep olarak kullanilacak ve elverisli olmayanlarin 19 Mayis 1327 (1 Haziran 1921) tarihli kanun maddesine tevfikan Vakiflar Umum Müdürlügü nakit ile degistirerek hasil olacak para ile köylerden baslayarak icab eden mahadere mektebler insa edilecektir.

Madde 5 : Geçmis sultanlarin türbeleri kapatilmistir. Kezalik cer ve menfaat için vesile olarak veya bir tekke ve tarikate mesnet olmak üzere kullanilan türbeler dahi kapatilmistir. Bütün türbelerden kiymeti haiz olanini muhafaza ve idame isi Maarif Vekaleti'ne aittir.

Madde 6 : Türbedarlik mülgadir. Bugün türbedarlik cihetine haiz bulunanlarin tahsisatlarinin tesviyesine devam olunacaktir. Su kadar var ki bu türbedarliklarla cami ve mescidlerde inhilal edecek imamet, müezzin, kayyim gibi vazifelere Diyanet Isleri Riyasetince tercihan tayin edileceklerdir. Ve tayinleri aninda türbedarliga art tahsisati kesilecektir."

Diyanet îsleri Baskani Rifat Börekçi'nin tamimiminde de görüldügü gibi, Cumhuriyet dönemi din-devlet iliskileri diyanet çizgisinde çok olumlu ve de çok anlasmali gidiyordu. Tabii bunda inkilapçi Diyanet îsleri Baskani Rifat Börekçi'nin büyük rolü oluyordu. Din adina kendisinden istenen her seye ya bir fetva veriyor veya personeli olan müftü, vaiz, imam ve müezzinlere hemencecik buyruk dogrultusunda tamim ve talimatlar gönderiyordu.

Sapka Kanunundan Önce îslenen Keyfi Zulümler

Çankaya'da alinan 2 Eylül kararlarindan, sapkayla ilgili resmi kanunun çikacagi 25 Kasim'a kadar (671 sayili kanun) geçen üç ayi yakin bir zaman içinde sapka adina kimi zaman ilginç, kimi zaman komik ve kimi zaman da sancili görüntüler olmus idi. Sapka inkilabi açisindan isin en ilginç yani inkilabin kanunlasmasindan bir ay kadar önce Eylülün ilk haftasi îstanbul Karaköy limaninda îtalyan Borsalino kardeslere ait (dünyaca ünlü sapka ve fötr imalatçilaridir) sapka ve fötrlerie yüklü bir geminin bekliyor olmasiydi. Eylülün ilk haftasmda gerçeklesen/gerçeklestirilen bu olayda, açikgöz Borsalino kardesler hemen gümrük islemlerin yaptirarak bir- iki günde içi sapkayla dolu bir gemiyi bosaltma basarisini göstermisler(!) ve çok büyük karlar elde etmislerdi. Avrupali sapka imalatçilari da o haftalarda altin bir hasat biçmislerdi. Gemiler dolusu fötr, panama, kasket-ne varsa-îstanbul'a kosturulmus ve hemencecik limanda bosaltilarak halka ulastirilmasi saglanmisti.

Gemiler dolusu gelen sapkaya ragmen ihtiyaç karsilanamamis ve yerli üretime ve "sapka fabrikalari" kurulmasina karar verilmisti.

Komik olan taraf da, îstanbul halkinin baslarina geçirdikleri türlü türlü sapkalarla, tam bir karnaval havasi içinde yasamis olmalari ve erkeklerin baslarinda renkli, cicili-bicili kagittan sapkalann bulunmasi idi. Hatta çogu erkegin kafasinda kadin sapkalarida görülmege baslanmisti (!).

Sivasli din adamlarinin idami

Ayni suçla (sapka kanuna muhalefet, M.F.), Sivas ulemasindan Imamzâde Mehmet Necati Efendi ve Sivasli Hoca diye bilinen Abdurrahman efendi, "Türkiye Devleti'nin seklini tebdil ve tagyir amaciyla halki ayaklanmaya kiskirttigi ve suçlarida sabit oldugu" gerekçesiyle idama mahkum oldular. Abdurrahman Hoca firar ettiginden, Sivas ulemasindan îmamzade Mehmet Necati Efendi 28 Kasim Cumartesi günü sabaha karsi idam edildi.

Sivas olaylarinda tahri ve tesvikleri görülen ve "dini siyasete alet etmek" suçundan yargilanan Sükrü oglu Ismail ve dört arkadasi, 5'er seneye; Ahmet Ziyauddin Hoca ve alti arkadasi 10'ar seneye; Belediye Baskani Abdullah Abbas Efendi ve on arkadasi da 7.5 seneye mahkum edildiler.

Belediyfe Encümen üyelerinden Seyh Ömer Efendi diye bilinen bir zat da, Sivas TPCF üyelerini kiskirtarak bu olaylara öncülük ettigi gerekçesiyle yargilanarak mahkum oldu.

Sivasta 4 gün kalan Ankara Istiklal Mahkemesi 29 Kasim aksami Tokat'a hareket etti. Mahkeme Tokat'a varir varmaz "dini siyasete alet ederek gösteri yapmaya çalisanlara ve sapkaya karsi çikanlara karsi aman verilmeyecegi ve olayin faillerinin derhal basinin ezilecegini..." bildiren bir bildiri nesretti.

Mahkeme bu bildirinin üzerine 30 Kasim'da sapka aleyhine gösteri yapan tekke ve türbelerin yasaklanmasini protesto ettiren eski Erbaa Belediye Baskani Haci Fethullah Efendi'yi yargilayarak mahkum etti. Mahkeme müddeumumisi (savcisi) bir genelge ile 1 - 2 gün içinde bütün bir halkin sapkasini giymesi gerektigini ve sapkasiz olanlarin siddetle cezalandirilacagini bildirdi.   Savci 1 Aralikta Amasya'da olunacagmi söyleyerek, Amasya'ya, herkesin sapkali olmasi için derhal bir haber uçuruldu. Mahkeme Amasya'ya varildiginda gerçekten Amasya halkinin yüzde 99'u sapkasini giymis bulunuyordu. Ankara îstiklal Mahkemesi, Amasya Valisine ve Belediye Reisine, asayis (!)i saglamalarindan dolayi tesekkür ederek Karadeniz'e açildi.

Kaynak: Hasan Hüseyin Ceylan, Din devlet iliskileri

Üzülme.. Kurtarır (!) seni putların
Düne kadar aboneydin harama;
Hep derdin ki: ” Sözüm geçer parama.”
Şimdi musallada, boşa arama ;
Banka vezneleri yok tabutların ,
Söyle, biraz avans versin putların !.

Tapular bıraktın, valiz dolusu,
Vârisler şimdiden, kurdular pusu.
Niye getirmedin ? Hayret doğrusu ;
Gerçi, bagajları yok tabutların,
Bir taksi tutardı, sana putların…

Ahlâk felsefende, çağdaşlık maşa,
Üçbeş fâhişeyle, güreştin başa.
Haydi.. Bu gece de, kaçamak yaşa;
Gümüş şamdanları, yok tabutların,
Söyle, birkaç mum getirsin putların !.

Hep aşkta kazandın(!) ,verdin kumarda,
”Dolaşmalı” derdin, ”rakı damarda”
Biraz ayıldın mı bu son şamarda ?
Amerikan barı, yok tabutların,
Söyle de cin tonik versin putların !.

Nerde şimdi, beş yıldızlı oteller ?
O hüzzam faslına, dem tutan teller ?
Nerde, o rakseden incecik beller ?
Dansözü, şantözü yok tabutların ,
Zil takıp oynasın, şimdi putların !

Yaşarken, sen de bir saplantı vardı;
Minâreler, sanki sana batardı.
Hele sabahları, tepen atardı;
Gördün ya.. Konforu yok tabutların,
Söyle de, bir döşek sersin putların !.

Ne kadar büyüktü dindara kinin.
Hacıya, hocaya uzardı dilin.
Konuşsana mevtâ ! Bitti mi pilin ?
Oksijen tüpleri yok tabutların,
Söyle de bir nefes versin putların.

”Uyandım” diyorsun, lâkin boşuna;
Gördün.. Bakmıyorlar hiç göz yaşına
”Ey mevtâ !. Kaldın mı, yalnız başına”
İmdat düğmeleri, yok tabutların,
Üzülme.. Kurtarır (!) seni putların



 
Cumhuriyet devrimlerini yerleştirmek için 500.000 den fazla kişi asıldı. İdam edildi. Kanunlu mu, kanunsuz mu? Soran olamadı. Yetkililer "Bu hocaları topyekün idam etmeden bu işi halledemeyiz diye hayıflanırdı. "Emir =Hocaları önce asın. Bulduğunuzu asın. Yakaladığınızı asın. Astıktan sonra mahkemesini yaparsınız" diye garip bir emir vardı. Medeniyet ve laiklik kıyım mı emrederdi? İşte Muhammed Atıf Efendi, Cumhuriyet kurulmadan önce yazdığı bir kitap
yüzünden asılmıştı. Cumhuriyetin kurulacağını nasıl hesap edememişti? İslamın
güzelliklerini anlatmamalıydı. Bu hatayı yaptı ve başına bunlar geldi.
Cumhuriyetten yıllar önce yazdığı ilmi bir kitap yüzünden asıldı.
Yıllarca mezarı bile bilinemedi.
 Nerede diye sorulamadı da. Bir görgü tanığı vijdan azabı çekiyordu.
Ölmeden
mezarının yerini akrabalarına söylemeliydi. Atıf efendinin yakınlarına
bir şekilde
ulaşıldı. DNA testi ile kemiklerin Atıf Efendi ye ait olduğu tesbit edildi.
Mezarının
doğum yeri İskilip'e taşınmasına izin verildi. Şimdi
hemşehrilerinin faiha ve dualarıyla
huzur bulmakta. Hemşehrileri de o nu ziyaretle mutmain olmakta.
Peygamberimizin
kucak açtığı bu alime fatiha ve rahmetler olsun.

İskilipli ATIF HOCANIN mezarı bulundu!
İskilipli Atıf Hoca'nın kemikleri, mezarın defnedildiği yeri bilen ve defin esnasında
orada görgü şahidi olan kişinin yakını tarafından gösterildi.

Ankara Mamak semti eski kabristanında (şimdiki ismi Şafaktepe Parkı) bulunan
kemikler Atıf Hoca'nın memleketi İskilip'e defnedildi. Bilindiği gibi büyük Allah dostu
İskilipli Atıf Hoca,
1926 yılında ilk Meclis'in önünde hakimlik yetkisi olmayan mahkeme reisleri
tarafından kalem kırılarak sehpaya
çıkarılmıştı.

Şapka kanununa muhalefet iddiasıyla idam cezasına çarptırılmıştı. Sonra da Mamak
Kabristanı'nın garipler mezarlığına defnedilmişti. Mezarlığın üzerinde ne bir işaret vardı
ne de bir iz. Hakk'ın
tecellisine bakın ki, 73 yıl sonra duyarlı bir ekip tarafından 10 yılı dolduran yoğun bir
çalışmadan sonra
Şafaktepe Parkı'ndaki üzerine toprak ve çimen serili olan yerden çıkarıldı. 73 yıl sonra
kemiklerini bulup
Atıf Hoca'yı memleketine defnedenler onun 73 yıl sonra geç kalmış cenaze namazını
da kıldılar. İskilipli Atıf'ın
yeğenlerinden alınan kan, tırnak ve saç örnekleriyle yapılan DNA testi pozitif çıktı.
Sonuçların yüzde yüz
örtüştüğü ispatlandı ve Atıf Hoca'nın kemikleri öyle defnedildi. Duygulu anların
yaşandığı defin sırasında
Yasin-i Şerif ve Tebareke Sureleri okundu. Yetkililerden bahse konu mezarlığa
yazı ve özel bir çevre düzenlemesi
yapmaları bekleniyor. Duyarlı yönetmenlerin konuyla ilgili belgesel çalışmaları
yaptıklarını da şimdiden duyuralım.

AHMET CAN/VAKİT














 

İSPANYOL VE AMERİKALILARIN YERLİLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM

1492 yılında Kristof Kolomb'un ayak bastığında nüfusu 8 milyon olan Arawaks yerlilerinin sayısı
22 yıl içerisinde 28 bine indi.
NORVEÇLİLERİN TATERLERE (GÖÇER) UYGULADIĞI SOYKIRIM

Norveçliler 1920-30'larda çıkardıkları yasalarla Nordik irk'ın arılığını korumak için etnik grup Tater
(Göçerler) kızlarını zorla kısırlaştırdılar. Norveç toplumu ne kadar Tater'i kısırlaştırsa, o kadar kendi
ırkını koruduğuna inanıyordu.


Kısırlaştırma yoluyla ehlileştirilemeyen Taterler üzerinde insülin ve elektroşok yöntemleri uygulanıldı.
İNGİLİZLERİN AVUSTRALYALI YERLİLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM

İngiltere Krallığı 1788-1938 tarihleri arasında sömürge amacıyla gittikleri Avustralya'da yerleşik yerli halk:
Aborjinleri sistematik olarak yok ettiler.

İngilizler aralarına salgın hastalık yaydığı bununla da yetinmeyip yemeklerine zehir katarak yok etmeye
çalıştığı750 bin siyah derili aborjinden geriye sadece 31 bin kişi sağ kalabildi.
ALMANLARIN BATI AFRİKA'DA NAMİBYALILARA UYGULADIĞI SOYKIRIM

Almanlar 1891 yılında hammadde ve işgücü ihtiyaçlarını karşılamak için Güney Batı Afrika (Namibya)'ya
sömürge kurmak amacıyla çıktılar.

Bölgedeki çok zengin altın ve zümrüt madenlerini ele geçirmenin yolunun yerel Herero ve Nama
halklarını yok etmek olduğuna karar veren Almanlar harekete geçti. Bu emir üzerine adanın yerlileri
Herero ve Namalar üzerine
taarruz eden Alman askerleri yaşlı, kadın, çocuk dinlemeden herkesi katlettiler. Katliamdan
kurtulanlar işkenceyle öldürüldü.
Yaklaşık 132 bin yerliden geriye 15 bini sağ kalabildi.
ALMANLARIN YAHUDİ VE ÇİNGENELERE UYGULADIĞI SOYKIRIM

Almanlar 1933-45 yılları arasında Büyük Alman İmparatorluğu' nu kurmak ve mükemmel Alman ırkini
yaratmak hedefiyle
diğer milletlerden veya etnik gruplardan 21 milyon insanı topluca kurşuna dizerek,
toplama kamplarında
fırınlarda yakarak, gaz odalarında zehirleyerek soykırıma uğrattılar.

Alman yönetimi öncelikle kendilerinden olmadığına inandığı bütün ırkları tespit edip harflerle sınıflandırdı.
Bu kampanya uyarınca Çingenelerin yüzde 94'ü kısırlaştırdı. ikinci hedef grup olarak Yahudiler seçildi.
Gerek Almanya gerekse
de Almanların işgal ettiği diğer ülkelerde yasayan milyonlarca Yahudi sistematik bir biçimde vurularak,
asılarak, yakılarak ve
zehirlenerek öldürüldü.
AMERİKALI VE İNGİLİZLERİN ALMANLARA UYGULADIĞI SOYKIRIM

Amerikalılar ve İngilizler Almanların savaşı kaybetmelerinin ardından, Dresden kentine sığınan Alman
göçmenlerin üzerine 3 gün süreyle havadan bomba yağdırdılar.
Savunmasız insanların sığındığı Dresden
kentine intikam amacıyla
uygulanan bombardıman sırasında 3 bin 900 ton tahrip gücü yüksek bomba ve 200 bin napalm bombası atıldı.

Bu yok etme harekatında çoğunluğu çocuk ve kadınların oluşturduğu 200 bin kişi öldü.

Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombaları sonucu 135 bin kişinin öldüğü gerçeği
Dresden'e uygulanan soykırımın büyüklüğünü gözler önüne serdi.
DANİMARKALILARIN ALMAN MÜLTECİLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM

İkinci Dünya Savası'nın bitiminde Sovyet Ordusu'nun Alman topraklarına doğru ilerlemesinden kaçan 250 bin
Alman mülteci Danimarka'ya sığındı.

Üçte birini 15 yaşından küçük çocukların oluşturduğu Almanlar tel örgülerle çevrili toplama kamplarına alındılar.
Binlerce çocuk ve yetişkin tifüs, bağırsak iltihabı, ishal sonucu yaşamlarını kaybettiler.
RUMLARIN KIBRIS'TA TÜRKLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM

İngilizler 1912-1974 döneminde Kıbrıs adası üzerindeki egemenliklerini sağlamak amacıyla Rumlar'ın ENOSIS'i gerçekleştirmelerine göz yumup Türklere karşı saldırı başlattırdılar.

1912'de adada yasayan Rumlar Kıbrıs'ın 35 ayrı noktasında Türklere ait is-yerleri, camii ve evleri yakıp
yıkmaya insanları katletmeye başladılar. 1952 yılında EOKA adli terör örgütü kuruldu. EOKA sistematik bir
biçimde başlattığı
saldırılarda 100 Türk'ü, 100 İngiliz vatandaşını öldürerek 30 Türk köyünü yaktı. 1963 yılında EOKA'cılar yeni
bir etnik temizleme planını
devreye soktular, bu saldırılarda 500 Türk öldürüldü, 130 Türk köyü yakıldı, 25 bin Türk evlerini terk etmek
zorunda kaldı.
YUNANLILARIN BATI TRAKYA'DA TÜRKLERE KARŞI ASİMİLASYON YOLUYLA UYGULADIĞI ETNİK VE KÜLTÜREL
SOYKIRIM


1923 yılında Lozan'da imzalanan Türk ve Yunan azınlıkların karşılıklı mübadelesine ilişkin anlaşmanın ardından
Yunan hükümeti Bati Trakya bölgesinde yasayan Türkler üzerinde sistemli olarak etnik ve kültürel soykırım başlattı.

Bölgenin büyük bir bölümünü askeri bölge haline getirip sıkıyönetim ilan edildi. Köyler arasında geliş-gidişler
izne bağlandı, Türk azınlığın pasaportlarına el konuldu. Türklerin hukuki, siyasi, kültürel ve dini haklarının
kısıtlanması ibadetlerine
izin verilmemesi gibi yoğun baskılar sonucu 400 bin Türk bölgeyi terk etmek zorunda kaldı.
BULGARLARIN TÜRKLERE KARŞI UYGULADIKLARI ETNİK VE KÜLTÜREL SOYKIRIM

1970-89 yılları arasında Bulgar hükümeti Bulgarlaştırma adı altında ülkede yasayan 1,5 milyon Türk, Pomak
ve Çingeneye karşı bir asimilasyon kampanyası başlattı.


Ülkede yasayan 310 bin Türk'ün isimleri polis zoruyla Bulgar ve Hıristiyan isimleriyle değiştirildi.

Türkçe eğitim veren okullar, üniversitedeki Türk filolojisi bölümleri, Türkçe gazeteler ve camiler devlet
emriyle kapatıldı. Çocukların sünnet ettirilmesi yasaklandı.

Çocuklar bu yasağa rağmen sünnet ettirilip ettirilmediğini kontrol edilmek için zorla sağlık merkezlerine
gönderildi.

Mezar taşlarının üzerindeki Türkçe isimler yüzünden mezarlar yıkıldı, talan edildi. Türklerin Türk motifli
giysiler giymeleri yasaklandı.
Bu baskılara dayanamayıp protesto gösterileri yapan Türklerin üzerine
askeri birliklerce
ateş acildi.

1.000 Türk Belene'deki toplama kampına gönderildi. Baskıların giderek artması sonucu 360 bin Türk
zorunlu olarak Türkiye'ye göç etmek zorunda kaldı.
AMERİKALILARIN IRAKTA YAPTIKLARI SOYKIRIM

Felluce'de 1500 sivilin sokaklarda öldürülüp çürümeye terk edildi, cesetlerin köpekler tarafından
yenilmeye başlandı ve 250 bin kişi bölgeden sürüldü.


Bununla yetinmeyen ABD, Irak'a özgürlük getirme bahanesiyle, 100 binin üstünde sivil halkı, katletti.
Fransız, İngiliz ve Almanlar başta olmak üzere bütün AB ülkelerinin Felluce soykırımı karşısında kayıtsız
kalmışlardır. Birleşmiş
Milletler de kendi soykırım tanımına giren insanlık suçlarına karşı ses çıkarmamıştır.
20. Yüzyıldaki Etnik ve Kültürel Soykırımlar

1- Jozef Stalin (SSCB, 1934-39) 13,000,000 mülteci-100 binlerce ölü.
2- Adolf Hitler (Almanya, 1939-1945) 12,000,000 mülteci kamplarda 2 milyon ölü-kayıp.
3- Mao Tze Dong (Çin, 1966-1969) 11,000,000 kişiye kültürel asimilasyon- toplama kamplarında sayısı
belli olmayan kayıplar.
4- İspanyol ve Amerikalı Kaşifler (1492-1800) 7,972,000 ölü- kayıp.
5- Hideki Tojo (Japonya, 1941-1944) 5,000,000 ölü-kayıp.
6- Pol Pot (Kamboçya, 1975-1979) 1,700,000 ölü.
7- Kim Il Sung (Kuzey Kore, 1948-1994) 1.600,000 mülteci ve toplama kamplarında ölü-kayıp.
8- Menghitsu (Etopya, 1975-1978) 1,500,000 ölü-kayıp.
9- Charles DeGaulle (Cezayir, 1954-1962) 1,000,000 ölü-kayıp.
10- Yakubu Gowon (Biafra, 1967-1970) 1,000,000 ölü-kayıp.
11- Leonid Brezhnev (Afganistan, 1979-1982) 900,000 ölü-kayıp.
12- Jean Kambanda (Ruanda, 1994) 800,000 ölü-kayıp.
13- İngiliz Krallığı (Avustralya, 1849-1938) 719,000 ölü-kayıp , 100 bin mülteci.
14- Suharto (Doğu Timor, 1976-98) 600,000 ölü-kayıp.
15- Saddam Hüseyin (Iran ve Kuzey Irak 1980-1990) 600,000 ölü-kayıp.
16- Yahya Khan (Pakistan, 1971 ve Banglades,1990) 500,000 ölü- kayıp.
17- Savimbi (Angola, 1975-2002) 400,000 ölü-kayıp.
18- Molla Ömer - Taliban (Afganistan, 1986-2001) 400,000 ölü- kayıp.
19- Idi Amin (Uganda, 1969-1979) 300,000 ölü-kayıp.
20- B.Mussolini (Etiyopya,Yugoslavy a 1936) 300,000 ölü-kayıp.
21- Danimarka (Danimarka 1945) 250,000 Alman Mülteci ölüme terk edildi.
22- Mobutu Sese Seko (Zaire, 1965-1997) 250,000 ölü-kayıp, 200 bin mülteci.
23- Charles Taylor (Liberya, 1989-1996) 220,000 ölü-kayıp.
24- Foday Sankoh (Sierra Leone, 1991-2000) 200,000 ölü-kayıp.
25- Amerika (Almanya Dresden,1943- 1945) 200,000 sivil ölü (Dresden'e sığınan siviller).
26- S. Milosevic (Yugoslavya, 1992-96) 180,000 ölü-kayıp.
27- Michel Micombero (Burundi, 1972) 150,000 ölü-kayıp.
28- Amerika (Hiroşima-Nagazaki 1944) 135,000 ölü (atom bombası).
29- Almanya (Namibya 1891) 117,000 ölü-kayıp, 15 bin mülteci.
30- Hassan Turabi (Sudan, 1989-1999) 100,000 ölü-kayıp.
31- Richard Nixon (Vietnam, 1969-1974) 70,000 ölü-kayıp.
32- Papa Doc Duvalier (Haiti, 1957-1971) 60,000 ölü-kayıp.
33- Marcos (Filipinler) 50,000 ölü-kayıp.
34- Hissene Habre (Çad, 1982-1990) 40,000 ölü-kayıp.
35- Vladimir Ilich Lenin (Rusya, 1917-1920) 30,000 muhalif infaz edildi.
36- Francisco Franco (İspanya) 30,000 muhalif infaz edildi.
37- Lyndon Johnson (Vietnam, 1963-1968) 30,000 ölü-kayıp.
38- Hafiz Esad (Suriye 1980-2000) 25,000 ölü-kayıp.
39- Khomeini (Iran, 1979-1989) 20,000 ölü-kayıp.
40- Eski Yugoslavya (1995 Bosna-Hersek) 15 ölü, 7500 kayıp, 45 bin mülteci.
41- Paul Koroma (Sierra Leone, 1997) 6,000 ölü-kayıp.
42- Usama bin Ladin(Dünya çapında,1991-2001) 4,000 ölü-kayıp.
43- Augusto Pinochet (Chile, 1973) 3,000 ölü-kayıp.
44- Efrain Rios Montt (Guatemala) 2,000 ölü-kayıp.
45- Sierra Leone 80,000 mülteci, kayıp rakamı belli değil.
46- Kıbrıs Cumhuriyeti (1912-1974) 25,000 sivil mülteci, 1000'ni aşkın ölü, 100 İngiliz ölü.
47- Yunanistan (Bati Trakya,1923- 1990) 400,000 mülteci evlerini terk etti.
48- Bulgaristan (1970-1989) 360,000 mülteci kültürel asimilasyon sonucu evlerin terk etti, 1000 kişi toplama
kamplarına alındı.
49- Norveç (1920-1930) Tatar göçmenleri kısırlaştırma ve toplama kamplarında izole etme.
50- ABD -Felluce (2004) Devam ediyor..

ATIF HOCA'NIN MEZARI NASIL BULUNDU?
4 Şubat 1926'da Ulucanlar Cezaevi'nin duvarı önünde çekilmiş fotoğrafta,
İskilipli'nin yanında, birlikte idam edildiği Babaeski Müftüsü Ali Rıza
Efendi ve bir jandarma bulunuyor. Dönemin gazetelerinde sadece yüzünün yayımlandığı fotoğrafın orijinalinde Atıf Hoca'nın boydan gürüntüsü yer alıyor.

İstiklâl Mahkemeleri, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde yaptığı yargılamalarla binlerce idam cezası verdi. İskilipli
Atıf Hoca da Şapka Kanunu çıkmadan önce yazdığı kitaptan dolayı
9 Aralık 1925'te tutuklandı. Ardından gemi ambarında Giresun'daki İstiklâl Mahkemesi'ne gönderildi. Ankara İstiklâl Mahkemesi Hakimi Kılıç Ali'nin İskilipli Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü
Ali Rıza Efendi hakkında karardan kısa bir süre önce gazetecilere 'masum'
olduğunu söylediği halde 4 Şubat 1926'da idam kararı verdi.

kullan

Asıldıktan sonra ailesinden gizli defnedilen Atıf Hoca'nın kabrini 82 yıl sonra eski Hatay Milletvekili Mehmet Sılay buldu. Sılay, mezarı bulmak için Çorum, Konya, Ankara, İstanbul ve Kırıkkale'den katılan gönüllü uzmanlarla on yıl süren ciddi bir gayret sonucu hedefine ulaştı. Toyhane köyünde yaşayan yeğenleri ve yakın akrabalarından alınan materyallerle eski Mamak semt kabristanı şimdiki adıyla Şafaktepe Parkı'ndan çıkarılan kemiklerde yapılan DNA testi sonucu Atıf
Hoca'nın naaşına ulaştı ve 82 yıl sonra cenaze namazı kılındıktan sonra
İskilip'e defnedilmesine vesile oldu.

Mehmet Sılay, İskilipli Atıf Hoca'nın idam edilmeden önceki en son çekilen fotoğrafını da ortaya çıkardı. Ulucanlar Cezaevi'nin duvarı önünde çekilmiş
fotoğrafta, İskilipli Atıf Hoca, birlikte idam edildiği Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi'yle yan yana bulunuyor.

Fotoğrafta bir jandarmada yer alıyor. Fotoğrafı kendisine şehir
tarihçileriyle ilgisi olan bir dostunun ulaştırdığını anlatan Sılay, "Çok eski
fotoğraflar içinden
bulmuş. Kime ait olduğunu bilmeden yıllarca saklamış. Fotoğraflara bakarken
tesadüfen denk gelmiş. Atıf Hoca, son günlerde gündeme gelince tanımış." ifadelerini kullandı.

Atıf Hoca'nın şu ana kadar sadece kelle fotoğrafı mevcuttu. Fotoğraf,
çok eski ve yıpranmış olduğu için Atıf Hoca'nın yüz bölgesinde dijital ortamda
temizleme yapıldı.



Size Birleşmiş Milletlerin verilerinden topladığım ama hiç bir zaman gündeme getirilmeyen
soykırımlardan bahsetmek istiyorum.Biraz uzunca oldu ama kusura bakmayın gerekli idi..



Yahudi uşaklarının katlettiği yüzbinlerden, onbinlerce alimden biri olan Atıf Hoca için, İskilip'in
kadirşinas insanlarının hazırladığı anıt mezar.


İnsanların kalbine Allah hükmeder. Allah katında kıymetli insanların kabri fırsat bulununca çıkarılır ve böyle
dünyada bile layık olduğu ihtiramı görür.Yahudiler ise unutulur.Kimsesiz, perişan ve azabı ilahi ile baş başa kalır.


Ankara'da bir parkta bulunan naşı getirilerek bu kabire defnedilen, "Peygamberimizin "Ya Atıf bizim yanımızda
iftar etmek istemez misin?" dediği  Atıf Hocanın İskilip "GÜL BABA " mezarlığındaki kabri şerifleri.
KİBARI KELAM
Kafirler kocadıkça hiç olur,(Değersizleşir)
Müslümanlar kocadıkça koç olur,(Değerlenir)
Kafirin kabiri nar olur,
Müslümanın kabri ise nur olur,
Ahirette kafirlerden iblis kaçar,
Ahirette müslümana melekler kucak açar.
 
  Bugün 2 ziyaretçi (35 klik) kişi burdaydı! Tüm Hakları saklıdır  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
ACILAR PAYLAŞILDIKÇA AZALIR....MUTLULUKLAR DA PAYLAŞILDIKÇA ÇOĞALIR...