ANKARA-ÇAMLIDERE-İNCEÖZ KÖYÜ
   
  Ankara-Çamlıdere-İnceöz Köyü-Koca Harman
  21-MEYYİTZADEYİ DUYDUNUZ MU?
 


BULGARİSTANDA İDAM EDİLMEDEN EVVEL NAMAZ KILMAK İSTEYEN MÜSLÜMAN VE BULGAR GAVURLARININ MERAKLI BAKIŞLARI..




ÇAMLIDERE KIZILCAHAMAM YÖRESİ HATIRALARI


SA’D BİN EBÎ VAKKAS’IN ANNESİ İLE İMTİHANI
Hazret-i Sa’d bin Ebî Vakkas radıyallahü anh, İslâmiyet’i kabul edince annesi Hemme bint-i Ebî Süfyan bunu işitmiş:
“Ey Sa’d, senin İslâmiyet’i kabul ettiğini haber aldım. Vallahi sen Muhammed’i inkâr edinceye kadar ben daima güneş altında duracağım, hiçbir evin gölgesinde bulunmayacağım ve yemek içmek de bana haram olsun.” demiş ve üç gün yemeksizin, içmeksizin güneşin sıcağı altında durmuştu.
Hazret-i Sa’d ise ona itaat etmeyip, ‘yüz canın olsa da hepsini birer birer çıkaracak olsan ben yine sana itaat edip Muhammed aleyhisselâmı inkâr etmem’ dedi. Annesi oğlunun kendi sözünü dinlemeyeceğini anlayınca inadından vazgeçti. Hazret-i Sa’d ise Peygamberimizin huzuruna gelerek annesinin o halinden şikâyette bulunmuş, bunun üzerine:
“Hem insana anne babası hakkında güzellik tavsiye ettik. Maamafih sana, hakkında sence hiç bir ilim bulunmayan bir şeyi bana şirk koşasın diye uğraşırlarsa o vakit onları dinleme. Dönüşünüz banadır. Ben o vakit size yaptıklarınızı haber veririm” meâlindeki Ankebut sûresinin 8. âyeti kerimesi nazil olmuştur.
Bir kimseye anası, babası ne kadar ısrar etseler de meşru olmayan bir hususta onlara itaat edilmesi câiz değildir. Böyle bir itaat, insanı intihara, ebedî helâk gerektiren dinden dönmeye sevk etmek demektir. Artık meşru olmadığı bilinen, deliller ile sabit bir husus hakkında anne babaya hiçbir şekilde itaat edilmesi câiz olmazsa böyle bir hususta başka bir kimseye nasıl itaat edilebilir?.
KIT’A:
Allah adın zikredelim evvelâ
Vâcib oldur cümle işte her kula
Allah adın her kim ol evvel ana
Her işi âsân eder Allah ona (Süleyman Çelebi)
Lügatçe: Cümle: Her, âsân: kolay,






Hz Ebu Hureyre , bir gün peygamberimizin oturarak namaz kıldığını görür ve sorar.
-Ey Allah'ın Elçisi, Hasta mısınız ?
Rasulümüz cevap verirler.
-Hayır. ..Açım..
BU YAZIYI OKUDUKÇA ÇOK UTANIYORUM O KADAR AZGINLAŞTIK VE AZGINLAŞTIRDIK Kİ NEFSİMİZİ.ARTIK BİZE HİÇ BİRŞEY KAR ETMEZ OLMUŞ NE YAZIKKİ.KAİNAT EFENDİMİZİN YÜZÜ SUYU HÜRMETİNE YARATILMIŞKEN HZ MUHAMMED (s.a.v) AÇ VE AÇIK KALMIŞ.BİRDE BİZE BAKIN SON MODA NERDE,EN İYİ MARKA HANGİSİ, ORAYI GEZMEDİM BİRDE DÜNYA TURUNAMI ÇIKSAM? NASIL BİR MÜSLÜMANIZ ANLAMIYORUM GALİBA ANLAMADANDA GİDECEĞİZ BU YALAN DÜNYADAN.SAHABELER ÖLDÜĞÜNDE SARIP DEFNECEK KEFEN BULAMAZKEN ŞİMDİ BİZ BİR GİYDİĞİMİZİ BİR DAHA GİYMEZ YADA BEĞENMEZ OLDUK.BİR YEDİĞİMİZİ BİR DAHA YEMEZ OLMUŞUZ.VE NE YAZIKKİ HALEN ELHAMDÜLİLLAH MÜSLÜMANIM DİYEBİLİYORUZ.ŞÜKÜRSÜZ BİR NESİLİZ RABBİM BİZLERİ AF ETSİN İNŞAALLAH..

 
Eşi benzeri görülmemiş olay!Mezardan bebek sesi...
 
 
 
Bir baba hamile hanımını bırakıp Allah yolunda savaşa gidiyor. Döndüğünde hanımının öldüğünü ve defnedildiğini öğreniyor. Kabre gittiğinde ise ibretlik bir olaya şahit oluyor. İşte büyük Osmanlı ulemalarından Meyyitzâde’ye adının verilme sebebi olan ibretlik hâdise…
NEDEN MEYYİTZÂDE?
Sultan 1. Ahmed Han zamanında yaşamış olan Meyyitzâde, fazîlet ve irfânıyla meş­hur, büyük bir Osmanlı âlimidir. Kendisine Meyyitzâde, yani “ölünün oğlu” isminin verilmesi, rivâyete nazaran başından geçen şu ilâhî tecellî sebebiyle olmuştur:
Meyyitzâde’nin babası yiğit bir askerdi. Birçok cengâver gibi o da Sultan 3. Mehmed’in 1596 yılında yaptığı Eğri Seferi’ne çağırılmıştı. Fakat o esnâda hanımı hâmileydi ve doğumu da bir hayli yaklaşmıştı. Bununla beraber Allah yolunda cihâdı her şeyin üstünde tutan cengâver baba, sefer hazırlıklarını tedârik etti ve hâmile hanımıyla şefkat ve muhabbet hisleri içerisinde helâlleşti.
Ruhları coşturan kös sesleri ile şimdiden kendisini gazâ heyecanına kaptırmıştı. Son defa nur yüzlü vefâkâr ve fedâkâr hanımına baktı. Doğum esnâsında yanında bulunup alâkadar olamayacağı için, gönlü mahzun bir hâlde, düşmana kılıç sallayacak olan ellerini edeple Cenâb-ı Hakk’ın ulvî dergâhına açtı. Gözlerine biriken mer­hamet damlaları arasında niyâz etti:
“İlâhî! Senin yolunda gazâya gidiyorum. Mâlûmundur ki Sen’den başka kimsem yok! İlâhî! Şu vefâkâr ve çilekeş hanımımdan doğacak olan evlâdımı Sana emânet ediyorum. Lûtuf ve keremin­le onu muhâfaza eyle!”
ZAFERLE DÖNDÜKTEN SONRA ÖLÜM HABERİNİ ALDI
Bundan sonra atına atlayan cengâver baba, hızla gözden kayboldu. Osmanlı ordusu ile beraber Eğri’ye varıp da düşmanla harbe tutuştuklarında arslanlar gibi cenk eyledi. Neticede Allâh’ın inâyet ve nusretiyle Osmanlı ordusu, muzaffer oldu. Kumandanından askerine kadar bütün yiğitler, alınlarında şeref ve zafer hâlelerinden örülmüş çiçeklerle o zamanlar bir adı da Dersaâdet (saâdet kapısı) olan İstanbul’a döndüler.
Dönüşle beraber der­hâl kumandanından müsâade alan cengâver baba da, doğruca evine gitti. Ancak eve geldiğinde gördü ki kimsecikler yok. Oysa ordunun muzafferen döndüğü haberi her tarafta duyulmuş bulunduğundan, hanımının evde kendisini bekliyor olması Iâzımdı. Büyük bir merak ve telâş içerisinde hemen etraftaki komşulara koştu ve hanımını sordu. Cengâver babayı karşılarında gören komşular, mahzun bir şekilde:
“–Yiğit! Allah gazânızı mübârek etsin ve sizin ömrünüze bereket ihsân eylesin!” dediler.
BEN YAVRUMU ALLAH’Â EMANET ETTİM
Bu cümleden kastedilen hakîkati anlayan baba, bir anda kalbini saran yakıcı bir elemin verdiği irâdesizlikle:
“–Hayır, olamaz!” diye kekeledi ve ardından hafif bir sesle:
“–Olamaz! Ben doğacak yavrumu kâinâtın Rabbine emânet eylemiştim! O, muhâfaza edenlerin en hayırlısıdır!..” dedi.
Bir müddet derûnî bir sükût içinde kısa bir an geçti. Kederli baba, yanındakilere baktı; sonra içine doğan bir ilhamla haykırdı:
REFİKAMIN KABRİNİ GÖSTERİN!
“–Elbette ki merhamet sahibi olan Allah, muhâfaza edenlerin en hayırlısıdır! Tiz bana refîkamın kabrini gösterin!” dedi.
Birlikte kabristana yöneldiler. Baba, kalbinin sesine uyarak kazma ve küreğini de yanına almıştı. Kabir kendisine gösterildiğinde heyecanla kulağını mezarın toprağına koydu ve dinlemeye başladı. Bir müddet sonra haykırdı:
“–İşte yavrumun sesini işitiyorum!”
KABİR AÇILDIĞINDA ÖLÜ ANNEDEN DOĞAN BİR BEBEK BULUNDU
Hemen kazma ve küreğine sarılarak kabri açmaya koyuldu. Onunla beraber gelenler de mezardan ince ince yayılan çocuk sesini duydukları için bu mahzun babaya yardım ettiler. Kabir tamamen açıldığında ortaya çıkan manzara, irâdeleri sıfırlayacak kadar hayret ve dehşet vericiydi:
Kabirde ölü anneden doğmuş nur topu gibi bir yavru vardı ve annesinin göğsüne yapışmış bir vaziyette duruyordu. Anne çürümüş fakat bir memesi çürümemiş ve sütlü idi. Yavru o memenin sütü ile beslenmişti aylarca...
Gâzi baba, hemen yavrusunu alıp bağrına bastı. Onun pembe yanaklarına bûseler kondurdu. Sonra yavruyu sıcak bir kundağa sardı. Açılmış olan kabri de, hanımına dilinde «vedâ fâtihası» olduğu hâlde itina ile tekrar kapattı. Herkes, bu mûcizevî ve Rabbânî tecellî karşısında hayret ve hiçlik makâmında idi.
Büyük bir tâzîmle Cenâb-ı Allâh’ı tesbîh ve takdîs ediyordu. Baba da, nemli gözlerle secdeye kapanmış, hanımının vefâtı dolayısıyla hüzün, evlâdı sebebiyle de sürûr dolu bir gönülle Rabbine hamdediyordu.
O ÇOCUK BİR ALİM OLDU
Bu yavru, güzel bir tahsil ve terbiye içerisinde büyüdü ve şöhreti bütün Osmanlı mülkünü saran zâhid bir âlim oldu. Başından geçen bu mûcizevî tecellî dolayısıyla hep Meyyitzâde diye anılageldi. O, Hak Teâlâ’ya mutlak ve samimî bir teslîmiyetin ibretli ve hikmetli bir bereketiydi.
Kendi emrine samimiyet ve ihlâsla râm olan Hazret i İbrahim -aleyhisselâm-’ı ateşte yakmayan ve Hazret-i Îsâ aleyhisselâm-’ı babasız yaratan Kâdir-i Mutlak, bu zâtın da babasının ihlâsı bereketiyle ölü bir anneden doğmasını irâde buyurmuştu.
Kudret, güç ve azamet, yalnız Cenâb-ı Allâh’a âittir.
Meyyitzâde’nin medfûn olduğu mezarlığa, onun adına istinâden “Meyyitzâde Mezarlığı” denilmiştir.

 
 

HAZRETİ AZRAİL'İN GÜZELLİĞİ
 
Onk. Dr. Halûk Nurbaki'den gerçek bir hatıra..

Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi asan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptim. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.

Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine ragmen, bazi formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm.

Ancak Serap'in da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan
Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim.

Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış.

Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:

--''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.''

-- ''Niçin?" diye sordum.

--"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildigim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:

--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."

Konusmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladi. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yani sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.

Vefatına bir hafta kala:
--"Doktor bey'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"

--"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Sahadet sana uzun gelir. O anı fark edince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya
çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim.

Dönüşümde annesi telefon ederek:
--"Serap, bir haftadir morfin yaptırmıyor." Dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor."

Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasininsebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.

"Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanir ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'in acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair bir işaret sezdim.

Ertesi gün O'na:
--"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin."

Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:
--"Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?"

--"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."

Salı günü Serap'in ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:

"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:

-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:

"Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!.

Tüm inanan müslüman kardeşlerimize ve şuan bu yazıyı okuyan bütün kardeşlerimize, RABBİM son nefeslerinde Kelime-i Şehadet getirmeyi nasip etsin. (Amin)


DÜNYANIN SONU 

Neden beni getirip, teneşirde soydunuz ?
Arkasından yıkayıp, bir tabuta koydunuz ?
Neden toplandı bugün, burada bunca kişi ?
Bir yanlışlık olmalı, anlamadım bu işi !..
Niçin bağlandı çenem?.. Bu kefen neyin nesi ?
Söyleyin!. Gerçek midir, duyduğum salâ sesi ?
Ne işim var ki benim, bu musalla taşında ?
Oysa olmam gerekir, işlerimin başında...
Yoksa bu yaptığınız; bir oyun , bir şaka mı ?
Tadında kalsın artık, bırakın şu yakamı.
Ya sen, hoca efendi!. Oyuna dahil misin ?
Ben nasıl ölürüm ki; bu kadar cahil misin ?
Yoksa kim olduğumu, sen de mi bilmiyorsun ?
Bir özür dileyip de, kendine gelmiyorsun ?
Haberin var mı benim, şöhretimden, şânımdan?
O derin mafyadaki, büyük itibarımdan?..
Belki merak edersin, ünvanımı rütbemi;
Ulemâ susta durur, bir giyersem cübbemi.
Bana yakışıyor mu, burada böyle yatmak ?
Sanki ölmüşüm gibi, omuzlarda tur atmak ?..
Lütfen, hoca efendi, sürdürme şu oyunu;
Benim gibi bir kurda, güldürme şu koyunu..
Hele, şu cebindeki, telefonu bir ver de;
Bak nasıl açılacak, kapılar perde perde...
Şu gördüğün hüzünlü maskelere aldırma;
Onlara inanıp da, sakın namaz kıldırma.
Duydum ki; işgüzarlar, mezar bile kazmışlar.
Görüyorsun ya hocam, bunlar hepten azmışlar...
Kaldır artık tabutun, kapağını üstümden;
Sıkılmaya başladım, şu dikişsiz kostümden.
Aklını kullan hocam!.. Ben sözümü tutarım;
Seni Ulu Cami'ye imam bile atarım...
Karar ver de bu işi, tatlıya bağlayalım;
Maaşına ilâve , bir katkı sağlayalım.
Bu kadar şaka yeter, beni artık salıver;
İlk taksitin yerine, şu zarfı da alıver...
...........................................................
Dinle ey âciz mevta!. Bu konuşan hocadır;
Gördüklerin ne şaka, ne de kandırmacadır.
Sağlığında ''yobaz'' der, beni hep küçümserdin;
Şimdi ne oldu sana, hocaya postu serdin ?..
Uyan artık ey mevta!. Sen öldün.. Sağ değilsin ;
Çırpınışın boşuna, o dik başın eğilsin!.
Bu tabutlara daha, ne şöhretler girecek,
Neler gördü bu hoca, daha neler görecek...
Bekliyor Münker Nekir, şimdi seni mezarda;
Rüşvet müşvet geçmiyor, gideceğin pazarda.
Bu dünyada put yaptın, şan ,şöhreti, parayı;
Az sonra göreceksin, orda akla karayı.
Gelecek kulağına, önce şöyle bir hitap;
''Duymadın mı dünyada , Kurân diye bir kitap?''
Duydum desen bir türlü, duymadım desen yalan
Kurtarır belki seni,dünyadan arta kalan...




Rahmetli Hüseyin Koçak ve kardeşi Mustafa Özcan'ın Karşıyaka kabristanlığındaki mezarları..

Dünya hayatı, ahiret hayatı yanında çok az ve çok değersizdir. Ahiret hayatı devamlı ve daha hayırlıdır. Fakat ahiret hayatı  dünyada kazanılır.

 
Dünyada hayırlı evlat bırakanların, sevap getiren bir hayır işi yapanların(Cami, çeşme, medrese gibi...) amel defterleri kapanmaz..


Ölen insanları mutlaka hayırlı ve güzel yönleriyle hatırlamak , onların ruhunun istifadesi için hayırlarda bulunmak geride kalanların vefa borcudur.


Sahibi tertip demek ömründe hiç bir vakit namazını kazaya bırakmadan vaktinde kılan kişi demektir. Hafzlık, şehitlik gibi sahibi tertiplik te üstün bir derecedir..

 
"Eğer insana secde etmek caiz kılınsaydı, kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim.HŞ""Kadınların erkeklere itaatini emreden dinimiz, erkeklere de bir çok sorumluluk yüklemiştir. Eve helal lokma getirmek, ev halkının iaşe ve ihtiyaçlarını helalinden temin etmek gibi


"Muhakkak insanlar hüsrandadır. Kamil bir iman ile iman edenler, salih amel işleyenler, hakkı ve doğruluğu tavsiye edenler, sabrı tavsiye edenler müstesna..(Bu güzel işleri yapabilenler hüsranda değildir.) ASIR SURESİ..
















               İMTİHANI UNUTMAK
Ey Alemlerin Rabbı olan Allahım,
Ölümü ve hayatı halkeden sensin,
Gücün ve kudretini düşünmekten aciziz,
Dünya yaratılalı gelip geçenleri,
Sayısızca doğup ve ölenleri,
İyileri, kötüleri,herşeyi...
Tefekkürden aciz ve avareyiz  Allahım.

Verdiğin mal ve mülkle büyükleniriz,
Her nimetin senden geldiğine bi haberiz,
İkramınla kibirlenir, isyan ederiz,
Zatının önünde secdeden imtina ederiz,
Ömürler bitiyor da farkında değiliz Allahım..

Sıhhatler verirsin, namaz bilmeyiz,
Mal mülk verirsin, zekat bilmeyiz,
Komşu hakkı, kardeş hakkı,sıla-i rahim,
Dininin güzelliklerinden habersiziz Allahım
Ölüm açmadan, uyuyan gözlerimizi aç Allahım..

Hayırdan,nurdan habersiziz, uyur gezeriz,
Nefsimize mağlubuz hep, ezer geçeriz,
Utanmayı, sıkılmayı hep unutmuşuz biz,
Dinden çıksak bile fark edemeyiz,
Dinin unuttrulmuş, medet Allahım...

İslama heves yok, meyil hep şerre,
Utanma, sıkılma kalmadı zerre,
Emrinde gafilce, dolu dizgin şerre,
Gidiyoruz, utanmadan  gafilce,
Hidayet nurundan bahşet Allahım..

Yaşantı kötüyse, hayat kötüdür,
Kişi nasıl yaşar ise öylce ölür,
İsyan ve tuğyanda yaşayan nasıl düzelir?
Ölüm açmadan, sen aç gözümüzü,
Kabene, zatına döndür yüzümüzü,
İman lutfederek  göçür dünyadan,
Hıfzu himayene layık eyle Allahım...
         H.İbrahim Koçak
 
  Bugün 2 ziyaretçi (10 klik) kişi burdaydı! Tüm Hakları saklıdır  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
ACILAR PAYLAŞILDIKÇA AZALIR....MUTLULUKLAR DA PAYLAŞILDIKÇA ÇOĞALIR...