ANKARA-ÇAMLIDERE-İNCEÖZ KÖYÜ
   
  Ankara-Çamlıdere-İnceöz Köyü-Koca Harman
  104-İLGİNÇ BULDUKLARIMIZ
 
FRANSIZLARIN CEZAYİR KATLİAMLARI
FRANSIZLARIN CEZAYİR ZAFERİ, İNSANLIK KALİTELERİNİN ÖLÇÜSÜ


  UÇAKLARIN RÜZGARLI HAVADA ZOR ANLARI
6 Bin Şehitin Ağaçtan Anıtı ile neurotoxinn ŞEHİTLR AĞACI
kına gecesi ile se_ay YÖREMİZDE DÜĞÜN KINA GECESİ
ÇAMLIDERE ALUÇDAĞI FESTİVALİ ile beyazsihir ALUÇDAĞI FESTİVAL
 

YERLİ YAPIMI SİLAHLRIMIZ
ATAK HELİKOPTERİMİZ

ANKA İNSANIZ HAVA ARACIMIZ
BU VATAN SİZİN Mİ?
 
        İçinde bulunduğumuz şu zaman diliminde yaşanılan hadiseler, birilerinin kendisi gibi düşünmeyen diğerlerini; “Bu ülkenin gerçek sahipleri biziz. Bu ülkede bizim istemediğimiz hiçbir şey yapılamaz” diyerek ötekileştirenler, demokrasi çözüm değildir diyerek darbe çığırtkanlığı yapanlar, ne hikmetse bu aralar sessiz sedasız köşelerine çekilir oldular. Evet, artık herkes farkındadır ki bir dönem bitmiş ve yepyeni bir dönem başlamıştır. Kendisini ülkenin sahibi zanneden birileri, şimdilerde kaçacak yer veya delik aramaktadırlar. Ama öyle kolay değil, öyle kolayca kaçamayacaklar. Önce hukuka ve millete hesap verecekler.  
 
        İttihat ve Terakki’nin ileri gelen zevatı memleketi uçurumun kenarına getirdikten sonra, 3 Kasım 1918’de gizlice yurttan kaçarlar. Bu ani gidişin üzerine dönemin keskin kalemi Refik Halit Karay, “Efendiler Nereye?” isimli zehir zemberek bir yazı yazar. Sanki bugünleri anlatıyor.  
        
          ELLERİNDEKİ ŞAMPANYALARLA LÜKS SALONLARDA, CUMHURİYETİN 90. YILINDA HALÂ BÜYÜK BİR ÖZLEM DUYDUKLARI YILLARI ANLATAN 10.YIL MARŞI İLE ANAYURDU DÖRT BAŞTAN DEMİRAĞLARLA ÖRDÜKLERİ YALANLARINI SÖYLEYEN DEMOKRASİ HAVARİLERİ, DARBE ÇIĞIRTKANLARI, POSTAL MERAKLILARI BU YAZIM SİZE BENDEN BERGÜZAR BİR HEDİYE OLSUN. KABUL BUYURUNUZ EFENDİM.
 
          EFENDİLER NEREYE? 
        ”Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir de acı kahvemizi içmeden efendiler nereye? 
            Yaz başlangıcında sırtı karnına yapışmış, sarı, sıska, cansız bir takım tahtakuruları çıkar, iğne gibi vücudumuza batarlar, derimizi haşlarlar, kanımızı emerler, sonra sabaha karşı etli canlı, iri yarı şuraya buraya kaçarlar... Galiba şafak attı, güneş doğuyor; tahtakuruları nereye?
        Ücra dağ başlarında, gözleri ateşli, dişleri keskin, tüyleri dimdik aç kurtlar vardır. Köpeksiz sürülere dalarlar, etrafa kan, kemik saçıp, mideleri dolu inlerine koşarlar… Galiba çoban göründü, köpekler havlıyor; tok kurtlar nereye?
        Kedisiz evlerde fareler vardır. Kilerlere girerler, dolaplara dalarlar, şunu bunu kemirip, sağa sola koşuşup başköşede gezerler, bir patırtı olunca deliklere girerler... Galiba koku aldınız, kedi geliyor; koca fareler nereye?
        Dul annelerin haylaz çocukları vardır; sandıkları kırarlar, paraları çalarlar, bohçaları aşırıp Yahudi’ye satarlar ve sonra korkup sokak sokak kaçarlar... Galiba foyanız meydana çıktı, yakanız ele geçecek, ziyankâr evlatlar nereye?
        Vurdular, kırdılar; yaktılar, yıktılar; astılar, kestiler; kızdılar, kavurdular; nihayet leşimizi meydanlara sererek yılan gibi kaçtılar; memlekete düşmanları sokarak üstümüzden aştılar... 
         Eli sopalı, beli palalı, gözü kanlı paşalar damdan dama nereye? 
         ***
        O zamanlar kalemler kırık, gözler yumuk, boyunlar eğri, ağızlar kilitliydi, gel diyordunuz, halk karnını yerde sürüyerek ezile büzüle koşuyor, ayaklarınızın altına sokulup tir tir titriyordu.
Siz nazır değildiniz, derebeylik yaptınız... Siz valilik yapmadınız, asesbaşılık [polis şefliği] ettiniz... Efelere, taş çıkardınız; zorbalara parmak ısırttınız... çakıcıya rahmet okuttunuz. Kabakçıyı gölgede bıraktınız. Biraz daha geçseydi Patronalara evliya diye türbe kurup başlarında kandil yakacaktık. 

        “As” deyince sıra sıra darağaçları kurulur, “yak” deyince alev alev meşaleler tutuşur, “bas!” deyince tabur tabur jandarmalar üşüşürdü... Elinizde zindan anahtarları, belinizde idam ipleri, sırtınızda darağaçları vilâyet vilâyet dolaştınız... Ali’ye çattınız, Veli’yi bastınız, Ahmet’i kazıdınız, Mehmed’i kavurdunuz, Beş senedir her tarafta kargalara insan leşinden öbek öbek ziyafetler çektiniz. Akbabaları çocuk ölüsü ile besleyip kartalları artık Âdem etinden tiksindirdiniz.
        Muhalif mi? Al aşağı... Muharrir mi? Vur başına... Türk mü? Sür ölüme... Rum mu? İste parasını... Arap mı? Çek ipe... Kadın mı? Gönder eve... Haydut mu? Buyurun köşeye... Külhanbeyi mi? Gelsin yanıma... Yahudi mi? Sor fikrini... Kalan kimseye at sopayı... Paraları koy cebine... İşte sizin programınız. Hani Karagöz’de Kanlı Nigâr oyunu vardır: Vurun kızlar kol demirini derler de kapılar kapanır, avına koşuşup anadan doğma soyarak misafiri çırıl çıplak dışarı fırlatır. İşte siz böyle yaptınız.  Kimimizi soydunuz, kimimizi vurdunuz.
        Palalarla sopalarla giriştiniz; sürülerle insanları dağ başlarına götürüp satırlardan geçirdiniz; babaları, evlatları yoktan yere harcayarak Anadolu içerisinde dul kadından, yoksul yetimden başkasını bırakmadınız. Ne oluyordunuz? Bu kanlı işgüzarlıklar, bu canavar akını, bu fitne ve fesat siyaseti ne fayda verecekti? Ne kazanacaktık? Dünyayı mı alacaktık, Mısır’a sultan mı olacaktık, Hind’e şah mı gidecektik?

        Sizin sadrazamlıkla, seraskerlikle, nâzırlıkla gözleriniz doymamıştı, a padişah heveslileri... Şam’da, Halep’te az daha adınıza hutbe okutup, isminize para bastıracaktınız! Yiğitlik sizde, kahramanlık sizde, avurt zavurt sizde, caka tavır, hepsi sizdeydi... Şimdi böyle sinsi sansar gibi tavandan tavana nereye?

***
        Evet, nereye gidiyorlar? Mahalle kahvesinden bir adımda sadârete, meyhane minderinden bir basışta nezârete, tulumbacı koğuşundan bir hamlede vilâyete eren bu türediler nereye gidiyorlar? Kendileri kürklere büründüler, milletin derisini soydular, kasalarını altın doldurdular, bizim ceplerimize kağıt tıktılar. Halk sersefil yatarken çiftlikler aldılar, köşkler yaptıklar, açlıktan ölenlerin lokmasını ağzından çalarak haspalar ziyafet çektiler. Han hamam yıktılar, dar ağaçları kurdular, haneleri söndürüp memleketler yaktılar. Yağ aldılar bal sattılar, yün çaldılar, pamuk attılar, ne çocuk dediler ne ihtiyar… ne padişah tanıdılar ne nizam. Ne merhamet bildiler ne insaf… Halk sokaklarda posteki kemirirken, onlar konaklarda Ebabil beyni yediler, kuş sütü içtiler.  Anamıza sövdüler, babamızı dövdüler, tırnaklarımızı söktüler. Hülâsa bacağından yakalayıp bu devleti yerden yere vurdular, paçavraya çevirdiler. 

        İşte milleti artık büsbütün öldürdüklerinden emin olsunlar... zira damarımızda bir damla kan, kollarımızda bir zerre kuvvet kalmış olsaydı, yakalarından yapışır öcümüzü alırdık... Hâlbuki kollarını sallaya sallaya, yüzümüze tüküre tüküre gittiler.
        Aşkolsun! At da size yaraşır; meydan da. Biz de bu ölü kan, sizde o yaman surat olduktan sonra bir gün olur yine gelirsiniz... Biz size: “Kırk katır mı, kırk satır mı?” diye soramadık; yarın sizin bize:

        - Ölümlerden ölüm beğen! demek artık hakkınızdır.
 
Lâyıkımız olan paşalar! Topumuzun başını bir kılıçla uçurmadan nereye?... 
 
                                                            Selâm ve Dua...  
 
Kaynak; Mevlanzade Rıfat, Türkiye İnkılabının İçYüzü, sayfa 200
 
 






 
  Bugün 16 ziyaretçi (178 klik) kişi burdaydı! Tüm Hakları saklıdır  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
ACILAR PAYLAŞILDIKÇA AZALIR....MUTLULUKLAR DA PAYLAŞILDIKÇA ÇOĞALIR...