ANKARA-ÇAMLIDERE-İNCEÖZ KÖYÜ
   
  Ankara-Çamlıdere-İnceöz Köyü-Koca Harman
  96-TARİHİ YALANLARIMIZ
 
HAZRETİ FATİH'İ NE GÜZEL ANLATMIŞ MÜBAREK KARDEŞ..


ASKERİYE,ADLİYE MÜLKİYE ARKA BAHÇEYDİ..



  
BİZE APTAL DEDİLER
İlahii, bize gaflet verme, bize medet buyur Allah’ım,
Biz nefislerimize zulmettik, dininden yüz çevirdik,
İlahii, atalarımızı sevmişti de Habib’in,
Ne güzel emir ve ne güzel Ceyş buyurmuştu..
Atalarımız Habib’inin sevgisine, zatının ikramına,
Meleklerin yardımına layık olmuştu..
Eeey ayıpları örten, günahları affeden,
Ey kendisinden başka sığınılacak, el açılacak olmayan..
Biz hata etmeseydik gelmezdi bu azim belva..
Sen zulümden münezzehsin , aksi olamaz haşa..
Biz hak etmeseydik gelir miydi? Bunca bela.
Gözlerimiz kör olmuş, bakıyor da görmüyor,
Biz hak etmeseydik, hiç horlanır mıydık böyle,
Demokrasi dediler, zulüm, zehirler getirdiler,
Özgürlük diye diye, töremizi talan ettiler..
Barış dediler de , Müslüman katlettiler..
Katledilen milyonca canı ucuz Müslüman,
Düşmanlar kan içiyor , hiç vermiyorlar aman..
İblis kılık değiştirmiş te.. kimse tanıyamıyor,
Bizler aptal olmuşuz, aptal edilmişiz sanki de,
Onurumuz kalmamış, haya iman kalmamış,
Haya iman olmazsa, şifası çok zor olur..
Yere batmış onurlar acep nasıl doğrulur?
Fransa pek medeni imiş, Cezayir’e getirmiş,
Pespaye, alçak, rezil medeniyeti,
Yüz binlerce can almış, insan hayvan dememiş..
Salyalı kuduz itler, neler neler yapmışlar,
Yakıp yıktı, ülkeyi, virane harap etti,
Binlerce na mahremi ,kuduzcası kirletti….
Gözü dönmüş köpekler sözde medeni imiş..
Dağda gezen domuzlar o itlerden tiksinmiş..
Kafirde iman yok ki nasıl medeni olsun??
Zulüm ve vahşetine güya bir kılıf bulmuş..
Bizdeki zulüm ,Cezayir’den bin beter..
Gözler kör edilmiş, gönüller mühürlenmiş..
Yapılan hayasızlıklara bakılır, görülmezmiş..
Şapka giymedi diye Rize topa tutulmuş,
Sanki düşmanmış gibi kendini imhada bulmuş..
Bunu yapanlara da, sözde KA H R A M A N denmiş..
Demek ki demokrasi, ve medeniyet bu şeymiş..
Küfür ve hakaret mutlu etmiş bizleri..
Mutlu edemez haşa..karartmış gönülleri..
Veya uyutulmuşuz, görememişiz bu şerri..
Yazımız değiştirilmiş, haya edep yıkılmış,
Bizi yüce yapanlar, kesip kesip atılmış..
Nerde kutsallarımız? Hiç biri de kalmamış…
Bu ne acıklı hal böyle? Bize neler yapılmış?
Saygı, hürmet sözlükte, sadece adı kalmış,
Seviyorum sözcüğü ,hep ama hep yalanmış..
Sevgi paylaşmak demek, bize bunlar uymazmış,
Bir de utanamadan bu yalanı söyleriz,
Bozulma ve tahribat pek feci olmuş, görene…
Bakar körler göremez, ne olmuş bize böyle??
Dirilt bizi Ya Rabbi! Bize can ver takat ver..
Medet ancak sendendir, bize nusretini ver..



Türk milleti, askerine Muhammet (Mehmetçik) diyen , islamın hizmetkarı, insanlığın yüz akı asil bir millettir.Sevgili peygamberimiz tarafından övülen, methedilen, müjdelenen asil bir millettir. Viyana mağlubiyetine, sırf merhameti ve islam gayretiyle sebep olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, kendisi hakkındaki idam fermanını öpmüş ve teslimiyet göstermiştir. Kafasının vurulacağı caminin halılarnı kanıyla kirlenmemesi için, devlet malı olduğu için toplatmış, vatanı ve dini için bile bile, kendi isteği ile boynunu vuracak cellata uzatmıştır.Vatanı ve dini için boynunu uzatıp canını feda eden o aziz ecdada rahmetler olsun. Onlara o terbiyeyi, asaleti , yüceliği aşılayan annelere ve din adamlarına rahmetler olsun. Şimdi o asalet ve terbiyenin hiç olmazsa adı kaldı. O kutlu ecdat hürmetine bozulan bünyemiz düzelsin. O asaletimiz geri gelsin. Hıristiyan ve yahudi çapulcular siyah afrikanın kanını emerken, ecdadımız  vakıf hanlarında din ve milliyet gözetmeden her geleni üçer gün ücretsiz misafir ederdi. Onları ve bineklerini yedirir içirir ve barındırırdı ücretsiz. İşte çapulcu batı ve hain yahudi ile asil ecdamızın farkı budur. Ehli insaf herkes Osmanlıyı arıyor. Osmanlının yönettiği dünyadaki huzur ve adaleti arıyor. Dünya müslümanları Osmanlının himayesini arıyor. Halen dünyanın birçok yerinde müslümanlar Abdulhamit Han adına hutbe okuyorlar. Melül ve mahzun olarak, boyunları bükük olarak Osmanlıyı arıyorlar. O asil ecdada layık olmabilmek ne büyük şereftir.

Türk Milletinin Resmi Dini Hıristiyanlıktır…
 
Milletimizin içinde yaşattığı İslami inanç ve davasına bağlılık, istiklal mücadelesinde cepheleri imanla doldurdu. Başka hiçbir kuvvet, hiçbir fikir bu milleti öyle bir ölüm kalım savaşının kahramanı ve şehidi olmaya zorlayamazdı. Zaten o zamana kadar hangi ölüm dirim savaşını kazanmışsak, bu milletin islamla artan birlik ve itibarı sayesinde olmuştur. Selçuklu’yu, Osmanlı’yı, ve Cumhuriyeti ek yeri bırakmadan birbirine bağladığını söylediğimiz  “cevher” budur.
 
            Öylesine ki, “İslam’ın gazisi olmayan bir kimse, Türk’ün kahramanı da sayılmaz” gibi milletçe halâ geçerli olan bir düstur meydana gelmiştir.
 
Gerçi Milli Mücadele’nin başlangıcında ve Cumhuriyetten sonra ve daha sonra günümüzde İslami-milli geleneğimiz dışında sözde kurtarıcı politika, inanç ve ideoloji teklifleri de yapılmıştır. Fakat Müslüman olmakla şereflenen milletimizin gücü bunları silkelemiştir.
 
Bunlar; Hıristiyanlık, Masonluk, Bolşeviklik-Mandacılık, Ateistlik-Materyalistlik adlarıyla zaman zaman ileri sürülen sözde kurtarıcı teklif ve çarelerdir. Şimdi bunların dinî millî iman karşısında en zayıf zamanlarımızda  bile nasıl hezimete uğratıldığını kısaca görelim:
 
Cumhuriyetin ilk senelerinde Hıristiyanlığı kabul ederek Avrupalıların kahır ve sömürülerinden kurtulmak gibi “masum” düşünceleri ileri süren kendini şaşırmış köksüz, şuursuz, namussuz “aydınlar” az da olsa önce Tanzimat döneminde görülüyor. Bunlar Osmanlının çöküş zamanları ve Millî Mücadele yıllarında ise sayıca artmışlardır. Tabii bütün camileri, köylüsü, esnafı ile “kurtuluşa” soyunan  mücadele Türkiye’sinde bunlar seslerini çıkaramamışlardır.
 
Ancak şehit kanları üzerine kurduğumuz Cumhuriyetten hemen sonra bunlardan “Atatürk’ün sofrası”na kadar tırmanan bazılarının gazinin huzurunda ; TÜRK MİLLETİNİN RESMİ DİNİ HIRİSTİYANLIKTIR ibaresini 1924 Anayasasına yazdırmak isteyecek kadar ileri gittiklerini, yere oturduklarında pantolonlarının ütüsü bozulduğu için camilere de kiliselerde olduğu gibi sandalye ve koltuk konulmasını isteme densizliğinde bulunduklarını  Kâzım Karabekir hatıralarında uzun uzun anlatmıştır.
 
Bu elbette çöpe dahi atılmayacak kadar basit bir iddia idi.herhalde hiç kimse böyle bir düşünce ve teklifi kabul ettiremezdi. Çünkü, din ve özellikle İslâmiyet düşmanı “Bolşevik Allahsız Rusya”ya esir düşmüş doğu illeri dahi, en ağır baskılar altında bile İslamlıklarını muhafaza etmişlerdir. Fakat mühim olan, bazı çok nüfuzlu sözde aydınların bu teklifleri, hem de cumhuriyetin kurucusunun huzurunda yapmaya cüret etmeleridir.
 
Tabii, her şeye rağmen, onlar değil, Mustafa Kemal de isteseydi Türk milletinin din değiştiremeyeceği veya dinsiz olamayacağı şüphesizdi.  
 
Bir sonraki yazımızda Kâzım Karabekir’in hatırlarını takip ederek Hıristiyanlığı resmi din haline getirmeye çalışan şeref fukaralarını tesbit etmeye çalışalım…
 
MUHABBETLE
 



 








 



Vatansızlığa mahkum edilen bir aile…
Kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk, bebek tam 155 kişiydiler. Osmanlı hanedanının tamamı bu 155 kişiydi…

 
         Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 3 Mart 1924’te kabul ettiği “431” sayılı kanun gereği apar topar beş parasız Türkiye dışına çıkartıldılar.

 
            Şehzadelere 24 ile 72 saat, kadınlara bir haftayla 10 gün arasında önem sırasına göre değişen süreler tanınmıştı.

 
            4 Mart 1924 gecesi İstanbul valisi Haydar Bey ve İstanbul Polis müdürü, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 3 Mart 1924 günü kabul ettiği kanun maddesi gereği Dolmabahçe Sarayına gelerek Abdülmecid efendiye durumu bildirdiler. Ve hemen o gece sarayda ne kadar insan varsa hepsini arabalara bindirip Sirkeci tren garından İsviçre’ye kadar bütün Avrupa’yı dolaşan “SİMPLON” isimli trene bindirildiler. Empati yapın o gece apar topar cebinde 5 kuruş para olmaksızın evlerinden alınıp bilinmeyen bir yere doğru giden bu trene binenlerden biri de siz olsaydınız ne düşünürdünüz… Sadece padişah eşleri olan kadınefendilerden ve hanımsultan ve eşlerinden boşanmaları şartı ile damatların yurtta kalmalarına müsaade edilmiştir.

 
İkişer bin İngiliz lirası ile sürgüne gönderilen hanedan mensuplarının Türk vatandaşlıkları ellerinden alındı Türkiye’ye girmeleri, Türkiye’den transit geçmeleri ve Türk topraklarında gayrimenkul edinmeleri yasaklandı. Mal varlıklarının tasfiyesine karar verildi.

            Sürgün,  hanedanın kadın mensupları için 28 erkekleri için 50 sene sürdü. Kadınlara 16 Haziran 1952 de Adnan Menderes döneminde çıkartılan bir kanunla hakları iade edildi. Erkekler ise bu haklara ancak 1974 deki genel af yasasıyla kavuşabildiler. Padişah torunlarının bir kısmı Türkiye’ye döndü, bir kısmı dönecek imkân bulamadıkları için yerleştikleri ülkelerde kaldılar.

            Osmanlı hanedanının sürgün dönemi son derece maceralı geçti. Çoğu hayatını çok zor şartlar altında sürdürdü. Beş parasız, yurtsuz, bodrum katlarında, soğuk ve yağmurlu caddelerin kaldırımlarında, duvarlarından şırıl şırıl suların aktığı rutubetli odalarda can verdiler. İtildiler kakıldılar horlanıldılar aç kaldılar. Buz gibi havalarda kamyon kasalarının içlerinde donarak öldüler ama asla Türkiye ya da Atatürk aleyhinde en küçük bir söz söylemediler. 

            Hamallık yaptılar, mezar bekçiliği yaptılar, inşaatlarda kum taşıdılar, lağım temizlediler, suikastlara kurban gittiler açlıktan öldüler ama asla kimseye el açmadılar. Bugün pek çoğu kimsesiz, duvar kenarlarında ölen sokakta yaşayan insanların ölülerinin gömüldüğü belediye mezarlarında yatmaktadır.

            Çoğu geceler aç yatan, gazete kağıtlarına tütün sarıp  içen ve öldüğü gün mahalle esnafına olan borçlarından dolayı “tabutuna”  haciz gelen  36. Osmanlı padişahı Sultan Mehmed  Vahidettin İtalyan kralı “Emanuel’in; -- İtalya’nın her şehrinde benim şatolarım var istediğin birini seç ve orada rahat yaşa” teklifini kibar bir dille reddetmiş bu hareketinin sebebini soran ”Tahir” beye de  ; “---Azizim  Tahir bey ben bir İslam halifesiyim. Bir halifeye gayrimüslim bir kraldan gelen yardımı kabul etmek yakışır mı?...” demiştir. Bu dik duruş bugün hangimizde bulunmaktadır
.
 “--Biz Söğüt’ten elde kılıçla çıkıp Viyana’ya kadar gidenlerin torunuyduk.Biz hiçbir vakit Türkiye’nin fenalığını düşünmedik. Ama bu memleket 600 sene hizmet ettikten sonra bir gece ansızın hazırlanmamıza bilr müsaade edilmeden apar topar kovulduk.Diş değiştirirken kovuldum, Saçlarıma ak düştüğünde geriye dönmeme izin verildi”.
                          S
ultan Reşad hanın torunu EMİNE MUKBİLE OSMANOĞLU
            Gurbeti vatansızlığı anlayamazsınız. Hepimizin evinde Türk toprağı vardı. Yıllarca başucumda Çamlıca toprağı ile yattım. Aç kaldım, hamallık yaptım her işi yaptım. Keşke Türk topraklarında olsaydım da yine aç kalsaydım…

 
 Sultan Abdülhamid hanın torunu Osman NAMİ OSMANOĞLU



























































































Bir Türkçü Diyor ki; İslam'ı Terk Etmezsek Mahvoluruz!...
Ahmet ANAPALI | habervakti
06 Nisan 2011 Çarşamba 23:01


Ard arda gelen ve birbirinin temeli olan Selçuklu-Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin, aynı millet tarafından, İslâmi-millî öze dayanarak aynı maddî ve manevî temeller üzerine kurulduğu sanırım herkesçe malumdur.
 
Selçuklu’da, Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te ne zaman ki bu temellerden uzaklaştıksa devlet ve milletimiz yozlaşmış, halkla devletin arası açılmış ve büyük sıkıntılar yaşanmıştır. Bu durumun sebebi, Tanzimattan beridir içine düştüğümüz kimlik, kültür ve iman  bunalımıdır. Bu dönem aydınları batı medeniyetine özenerek köklerden kopmayı marifet bilmişlerdir. Bunun sebebi, Tanzimat’tan beri içine düşürüldüğümüz kültür buhranı, bu buhranın, üç devir “Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet” aydınlarında doğurduğu inanç bunalımıdır.
 
Reşit Paşa, Ali Paşa, Fuat Paşa vs. Tanzimat yöneticilerinin ve sonraki dönem yöneticilerinin birbirlerine kimi benzeyen, kimi birbirine zıt düşen fikir ve icraatlarında onların islam’dan  millî varlıktan ve demokrasiden kaçtıkları görülür. Bu, dinden ve millî kültürden kaçış Cumhuriyet aydınlarında da sonuna kadar görülür. Aşağıda okuyacağınız şu anekdot dahi bize milli mücadeleyi kazandıran “İslamî öz”e karşı ne ölçüde husumet ve gaflet içinde olduklarını ispatlamaktadır;
 
13-16 Kasım 1970 tarihli Yeni İstanbul gazetesindeki neşredilen Kâzım Karabekir Paşa diyor ki;  
 
“18 Temmuz 1923’te Ankara İstasyonundaki binada Teşkilat-ı Esasiye’nin  “1924’te kabul edilen Cumhuriyet tarihinin ilk Anayasası” taslak görüşmelerinde Anayasada zikredilecek olan din maddesi üzerine konuşuyorduk. Ben içeriye girdiğim sırada Tevfik Rüştü Bey konuşuyordu;
 
“… Ben kanaatimi millet kürsüsünden de haykırırım… Kimseden korkmam… Teşkilat-ı Esasiyemizde   dinimiz apaçık yazılmalıdır…” diyordu…bu sözleri duyunca şaşırdım ve söz aldım ve dedim ki;
 
“… Teşkilat-ı Esasiye’de dinimizin İslam olduğu apaçık yazıldır. Rüştü Bey hangi kanaati haykıracaksın? Hangi dini yazdıracaksın?... Hıristiyanlığı mı?...
Soyadı Kanunu'ndan sonra "BOZKURT" lakabını alacak olan meşhur Türkçü Millî Eğitim Bakanı Mahmut Esat Bey söz aldı ve sert bir biçimde bana cevap verdi:
 
“… Evet Hıristiyanlığı… Çünkü İslam ilerlememize engeldir. Bu dinle yürünmez mahvoluruz. Ve dünyada bize kimse ehemmiyet vermez…” dedi.
 
Fethi Bey söz alarak, bana gayet katı ve sert bir biçimde şunları söyledi;
 
“…Evet Karabekir biz Türkler İslamlığı kabul ettiğimiz için böyle geride kaldık. Bunun için artık İslam’da kalmamız lazım…”
 
Ben de bu sözleri sarf edenlere karşı aynı sertlikte cevap verip islamı savunurken oturumu idare eden Mustafa Kemal Paşa sözümü kesti ve dedi ki;
 
“…Müzakereler çok hararetlendi… Burada kesiyorum.”
 
 
 Başka söze hacet var mı?...
 
 
 
Muhabetle…
 
 



Osmanli, Diyalog, Emperyalizm, Laiklik... _313_ OSMANLIYI ANLAMAK GEREKİR

TARİH DİYE ÖĞRETİLEN KUYRUKLU YALANLAR
Türkiye’de Avrupa merkezli tarih okutuluyor. İlkokuldan  Üniversiteye bu böyle. Sanki tarih ilminin baş rolünü Avrupa oynuyor… 
 
Bize hep batılı Oryantalistlerin gözüyle tarih anlatıldı. Batılı adam Sezar’ı veya Firavun’u nasıl gördüyse biz de öyle gördük ve öyle tanıdık… 
 
Hazreti Musa’nın gözünden Firavun’a veya Hazreti İsa’nın gözünden Sezar’a hiç bakmadık, bu bakış açısı, tarihe böyle bakmak hiç aklımıza gelmedi.
 
        Dünya tarihinde varsa yoksa Avrupa… Hindistan, Çin, Ortadoğu sanki hiç rol almamıştır. Meşhur “kavimler Göçü” olmasaydı, ve Türk kavimleri Avrupa’ya göç etmeseydi Norveç veya Finlandiya Kuzey Avrupa’da değil, Orta Avrupa’da olacaklardı. Türkler Avrupa’ya girdi ve bu kavimleri İskandinav bölgesine, Kuzey Avrupa’ya itti, dolayısıyla İskandinav ülkeleri oluştu. Ve bu dönemde dünya Türk’lerin sayesinde Demir Çağı’na girdi. 
 
         Şu anki Avrupa Haritasında Türkler’in etkisi niçin anlatılmıyor?  ve niçin bilinmiyor? Oysa bu Avrupa merkezli tarih yalanlarla doludur. Kandırmaca tarih olur mu? Evet efendim, olur…bizde olur. Bize hakikatmiş gibi öğretilen birkaç yalandan bahsedeyim mi? 
 
        Bakın şimdi:
 
      Amerika’yı Kristof Kolomb keşfetmiştir. 
         (Yalan) 
 
     Vasko Da Gama Ümit Burnu’nu keşfetmiştir. 
      (Yalan)
 
    Okyanus yollarını hep Avrupalı denizciler bulmuştur. 
      (Yalan) 
 
    Osmanlı Sultanı, Sultan İbrahim Han, delidir.
    (Yalan) 
 
    Lozan Antlaşması bir zaferdir.
     (Yalan) 
 
    Birinci İnönü Zaferi  isminde bir galibiyet vardır.
     (Yalan) 
 
    Sultan Vahideddin Han Sevr’i imzalamıştır.
     (Yalan) 
 
    Kuva-i Milliye’yi Atatürk kurmuştur.
     (Yalan) 
 
    İsmet İnönü muzaffer bir kumandandır.
     (Yalan) 
 
    Menemen’de Kubilay’ı öldürenler molla idi ve din devleti istiyorlardı.
     (Kuyruklu Yalan) 
 
    Bandırma Vapuru pusulası bozuk ve köhne bir gemiydi.
     (Yalan)
 
    Sultan Abdülhamid Kızıldır.
    (Yalan)
 
    Sultan Vahideddin Han, haindir. 
     (Vallahi Yalan)
 
            Ve daha nice nice yalanlar… nice yalanlar… Biz bu yalanlarla büyüdük.
 
        Batıda dürüst araştırmacılar da çıkıyor. Dr. Anne Millrad onlardan biri. Diyor ki:

 

    “Kristof Kolomb’da, Vasko Da Gama’da Müslüman kılavuzlar kullandı. Müslümanlar onlardan çok çok daha önce buraları biliyorlardı.
Araştırmacıdan bir örnek daha:
 
“Bartalomeu Diaz, 1487 yılında Afrika’nın güney ucundaki kıyılara ulaşmayı başardı. Burası ‘Ümit Burnu’ olarak adlandırıldı. Bu ilginç bir isim değil mi?... diğer kara parçaları kendilerine ilk ulaşan denizcilerin isimleriyle adlandırıldıkları halde burası neden Bartalomeu  Diaz Burnu olarak isimlendirilmedi?
 
Bu geçişten on sene sonra aynı yolu bu sefer Vasko Da Gama geçti. O da gördü ki Ümit Burnu denen yerden zaten Arap Denizciler onyıllardır geçmekteydi. Zaten o da bu burundan geçerken yanına bir Arap rehber aldı.” 
 
        Ne dersiniz? Gerçekler eninde sonunda meydana çıkıyor. Peki bu gerçekleri kendi okul kitaplarımızda ne zaman göreceğiz?..  
        Coğrafî gerçekler ne kadar çarpıtılmış, 
 
        Tarihî gerçekler de öyle, Hatta Sosyal ve Politik hakikatler de…  
 
      Seneler senesi hep masal dinlemişiz ve dinlemeye devam ediyoruz… 
    Son ve çarpıcı bir hakikat daha… okuyun, okuyun ve çarpılın… 
 
      850 li yıllarda İspanya’daki Endülüs Emevileri’nde sıcak yaz aylarında şehrin büyük meydanlarında halkı serinletmek için (Şimdi sıkı durun) basit bir akümülatör tertibatına bağlı dev aspiratörler kullanılıyormuş… 
 
    Harun Reşid’li Abbasi Sarayı’nın gündelik işlerini Sarayın dünyaca meşhur makine mühendisi ‘El Cezeri’nin icad ettiği robotlar yapıyormuş. Evet yanlış okumadınız dünyada ilk robot yapan kişi Ebul İz Bin Rezzaz El Cezerî isimli Müslüman bir bilim adamıdır. 
 
     Ve Harun Reşid, İngiltere Kralı’na El Cezeri yapımı ve su ile çalışan saat başı çalan bir guguklu saati hediye olarak göndermiş. İngiltere Kralı saat başı ses çıkartan bu saati şeytan sanmış ve büyük bir dinî törenle yaktırmış… 
 
    Gerçek tarih ne kadar farklı değil mi?... 
 
    Muhabbetle
 


 
  Bugün 17 ziyaretçi (201 klik) kişi burdaydı! Tüm Hakları saklıdır  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
ACILAR PAYLAŞILDIKÇA AZALIR....MUTLULUKLAR DA PAYLAŞILDIKÇA ÇOĞALIR...