ANKARA-ÇAMLIDERE-İNCEÖZ KÖYÜ
   
  Ankara-Çamlıdere-İnceöz Köyü-Koca Harman
  119- YAYLADAN ODUN ÇEKERDİK
 

                   YAYLADAN ODUN ÇEKERDİK

   Eskiden köylerde odun yakılırdı. Yakacak olarak odun kullanılırdı. Odun ile ısınırdık. Odun ile yemek pişerdi. Odun ile su ısınırdı. Odun ile çamaşır yıkanırdı. Odun ile bulgur kaynatılırdı. Şimdi doğalgaz ve elektriğin gördüğü işi eskiden odun görürdü.  Herkes senede belli bir miktar odun temin etmek zorundaydı. Her sene devlet orman köylerine yakacak ihtiyacı verirdi. Köyde yaşayanlar odun ve yakacak ihtiyaçlarını karşılama derdi çekerdi. Evde yaşlı olan ebe, dede, anne ve babalar  iş planı olarak odunu düşünürlerdi.

  Köyde yaşamak bereket demektir. Din ve töreye bağlı, ata ve dedelerden görülen adet ve gelenekler devam ettirilir. Köylünün hepsi az çok birbiriyle akrabadır. Bundan dolayı birbirini arar sorar. Birbirinin derdini çekerler. Yardımcı olurlar. Birbirlerine arka verirler. Yardımcı olunacak işlerine sırt verirler. Düğünde , dernekte beraber olurlar. Köy kazancına haram karışmaz. Köy insanı dinine bağlıdır. Töresine bağlıdır. Köylerde bundan dolayı kaplarda kilit olmazdı. Hırsızlık arsızlık duyulmazdı. Düşen kaldırılırdı. Acılar ve sevinçler paylaşılırdı. Köylü birbirine sahip çıkardı. Çünkü dini ve töresi yahudi ve Hıristiyan pisliği ile bozulmamıştı.


   

 Kasnak tezekleri kışın çok işe yayardı.


  Köylerde oduna yardımcı olsun , çok odun kullanılmasın veya odunumuz bir sene yetsin diye tezek de yakılırdı. Köylerde kasnak tezeği, el tezeği, toplama tezeği ve kemre tezeği gibi tezekler yapılırdı. Kış boyu ahırdan temek deliği ile atılan gübreler kasnaklara konur tepilir, kalıp yapılırdı.Kuruması için dizilir kuruyunca da kuruluğa, ıslanmayacak yere yığılırdı.  Ev kenarında yatan dışarıda yatan sığırların taze pislikleri taşlara vurulur ve kurutulurdu. Kuruyunca da kuruluğa taşınırdı. Dağlardan, sığırların gezerken, otlarken yaptığı pisliklerin kuruyanları çuvallara toplanır ve kuruluğa konurdu. Bunlara toplama tezek denirdi. Davar salaklarında bir kış boyu biriken, tepilen gübreler yazın kaldırılır, kurutulur ve kurulukta saklanırdı. Tezekler de kömür gibi uzun ömürlü yanardı. Tezek odun gibi çabuk yanıp geçmediği için ekmek pişirme gibi işlerde tezek kullanılırdı.

   Kamyonların pahalı olduğu zamanlarda odunlar eşeklerle çekilirdi. Yayladan odun çekilirdi. Yayladan odun çekme işi bir zevk, macera, eğlence ve zorluktu. Odun kesmek , yaş kesmek suçtu.  Ormancılar çok acımasız ve şiddetliydi. Yaş kesenleri mahkemeye verirdi. Ama millet yaşamak için ısınması ve yakacak kullanması gerekti. Bundan dolayı odun gerekliydi. Yaylaya varınca kurulardan süt pişirmek için odun toplamasına izin vardı. Süt pişirmek için kurulardan odun toplama izni vardı. Kışın köyde kullanılması için de gizlice odun hazırlanırdı. Bu odunlar gece köye kaçak olarak çekilirdi. Gece yarısı saat bir gibi kalkılırdı. Çıra ışığında eşekler sarılır ve gruplar halinde köye gelinirdi. Gece yolculuklarının hepsi ayrı birer hatıraydı. Grup halinde yolculuk yapılırdı. Yolculukta hikayeler, hatıralar, türküler yolculuk sıkıntısını unuttururdu. Ağdıran eşeklere bakılırdı. Yatan eşekler kaldırılırdı. Yıkılan eşekler yeniden sarılırdı. Yıkılan eşeklerin sarılması için her yükte bir dayak bulunurdu. Düşe kalka sabah saat yedi gibi köye gelinirdi. Eşekler ev önlerine yıkılır, odunlar yerine yığılır, eşekler örüklenir ve uykuya geçilirdi. Gözlerden akan uykular yatak aratırdı. Öğleye kadar uyunurdu. Öğlen kalkılır arkadaş gruplarıyla toplanılır, azıklar yenir ve yayla yoluna düşülürdü.

   Öğleden sonra saat bir buçuk gibi Çakmacuk’ta toplanılırdı. Herkes gelince hareket edilirdi. Safadedem’e inilir, oradan su içilir ve çukurun dipten Doymuş Çayı’na inilirdi. Bazen Doymuş okulunun altında yüzülürdü. Bir saat kadar bir yüzmeden sonra yola çıkılırdı. Kızgunnu köprüsünden geçilir, Mankaya dan geçilir, Elvanlar altından Doğanlar Yazısı na geçilirdi.Doğanlar mezarlığı altından, Akyarma’dan Handan geçilir öküz diynenmecine varılırdı. Delihasandan inilir ve Tokarı ya varılırdı. Tokarı da yol boyunca pınarlar vardı. Yol kenarlarında gül bahçeleri vardı.  Bazen bahçe sahiplerinden gül isterdik. Onlar da verirlerdi.  Tokarıyı geçer Bükeler yaylasına varırdık.  Kuruca ovayı geçer avla başına varırdık. Özmuş Köyünün üzerinden geçer Delihasan a varırdık. Delihasan mandırasından çıkar  Goça Çayır’ın üstüne varırdık. Goca Çayır’ın içinden geçer, Delikli Taş’ı görürdük. Oradan Göl’ün yanından Cin Dağ’ın altından Kurtlu’ya varırdık. Kurtlu’dan yaylaya girince “Köycüler geliyor” derlerdi. Akşam namazı herkes evine varmış olurdu. Akşam yemekleri yenir, yol yorgunluğundan namazları kılar kılmaz uykular gelirdi. Gece yarısı büyüklerimizin çağırması ile uyanılırdı. Tatlı uykular bölünür , gece yolculuğu için eşekler sarılır ve tekrar yolculuk başlardı.


    Odun çekme yolculuğumuzda sayısız hatıralar vardır. Elimize geçen paralarla sigara alırdık. Hakkının Ali, Emetlerin Ahmet, Havva Abla gibi büyükler bizim başımızdı. Yolculuk çok tatlı geçerdi. Eşekler yolu bilirdi. Sigaralar avucun içine saklanırdı. Uzaktan ormancılar örmesin diye. Sessiz yürümeye ses çıkarmamaya dikkat edilirdi. Güzel hatıralar, hikayeler anlatarak yol yorgunluğu unutulmaya çalışılırdı.  Yerleşim yerlerinden geçerken bazen köpekler saldırırdı. Ellerimizde sopalarla, toplu halde tehlikeleri atlatırdık. Güneş doğarken Peçenek ‘in içinden orta mahalleden geçerdik. Saat  altı buçuk yedi gibi köyümüze varırdık.


   Bir gün rahmetli Ayşe yengem uyardı.  Kalk yiğenim geç kalmışız dedi. Ama Kara Yusuf dede yeni gidiyor dedi. Bizim evimiz mezarlığın üstündeydi. Biz eşek sararken Yusuf dede bizim evin altından geçiyordu.  Yusuf Dede gayet ihtiyar, yürümekte zorlanır, avurdunu şişire şişire nefes alırdı. Eşeğim sarılınca hemen Yusuf dedenin peşine düştüm. Daha on üç on dört yaşındaydım. Gece karanlığında ıssız dağlarda, yollarda eşeğin peşinde yola düştüm. Yususf dedeye şim yetişirim, şimdi yetiştim derken avla başına kadar vardım.Anca orada yetiştim.  Dede ne hızlı geldin yetişemedim dedim. Rahmetli önden ben arkadan en kestirme yol olan “yağdaş” yolundan , Teperöz yolundan kavaklardan köye geldik. Ben o gençliğimde dedenin hızına ayak uyduramadım. O rahmetliler öyle yetişmiş ki, yaşlılıklarında bile bizden hızlı, çevik ve sağlamlardı.


   Yine bir gün köyden yaylaya dönüyorduk.  Bökeler  Yaylası civarındaydık. Bökeler yaylasının üstündeki dağda koyun ve keçiler yayılıyordu. Keçilerin oğlakları da vardı. Havada uçan siyahlı kahverengili  büyük kartallar vardı. Bunlardan birisi oğlaklardan birisine saldırdı.  Kartal oğlağın birisini belinden pençeleriyle tutup kaldırdı. Oğlağın annesi keçi yavrusunu kurtarmak için kartalı boynuzlamaya çalışıyor, zıplıyordu. Bizler de olayı görünce bağırmaya başladık. Oğlağın çırpınması mı, kartalın oğlağı iyi kavrayamaması mı bilinmez oğlak iki üç metreden düştü.Kartal iki üç metre havalanmıştı ki oğlağı düşürdü. Keçi hemen oğlağın üzerine gerildi. Kartalın bir daha saldırmasına izin vermedi. Bizlerin bağırmasının da oğlağın kurtulmasında faydası oldu herhalde. Kartal havalandı, bizim üzerimizden doğru uçup gitti. İki kanat açıklığı tahminen üç metre kadar vardı. Onun heybetinden biz de korktuk doğrusu.


   Köyden yaylaya gittiğimi bir gün erken çıkılmıştı. O gün Doymuş okulunun altında kayanın dibinde suya girilecekti. Herkes suya giriyordu. Kızlar da bir kenarda dinleniyordu. Hacı Halil abi de suya girenler arasındaydı. Bizim gibi küçük boyular da ,derin olmayan yerlerde suya giriyordu. Hüdai Dündar gil Ankara’da yaşıyordu. O gün aramızda o da vardı. Hüdai abi iyi kulaç yüzüyordu.  Hacı Halil abi (Halil Yavuz) derin yere boy veriyordu. Biz ona yakındık. Bak bura benim boyumu aşmadı. Bak bura derin değil diye derin yere yürüyordu. Derken Halil abi batıp çıkmaya başladı. Batıyor çıkıyor ağzından su puşkuruyordu. Hacı Halil boğuluyor diye bir bağrışma oldu. Millet şaşırdı. Adam göre göre gidiyordu. Batıp çıkıyor eliyle işaret ediyor yine batıyordu.  Derken Hüdai abi kulaç atarak vardı. Hacı Halil abi dalıp ta çıkınca saçından tuttu. Yavaş yavaş kenara çekmeye başladı. Kenara çıkınca Halil abi baygın bir vaziyetteydi. Ayaklarını havaya kaldırdılar. İçtiği suları boşalttılar. Biraz dinlenince sersem sersem eşeğine bindi . Yaylaya yola koyulduk. O gün öyle bir tehlike atlattık.



Yayla sularımız gök görünüşlü. Ayran suyu gibidir. Yarım metre suyun dibi görünmez. Köy severlerden bu suyun analizinin yaptırılmasını bekliyoruz. Bu sular neden ayran suyu gibi? İçinde hangi mineral ve eriyikler var? Bu sular kap içinde çabuk bozulur ve kokar.Niçin acaba??

    Yayla yollarında sayısız hatıralar vardır. Köylülerimizin bir çok hatıraları vardır. Gönül arzu eder ki hatırası olanlar yazsın. Bizlere ulaştırsın. Bizden sonraki nesillere bir hatıra olarak kalsın.

 
  Bugün 17 ziyaretçi (216 klik) kişi burdaydı! Tüm Hakları saklıdır  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
ACILAR PAYLAŞILDIKÇA AZALIR....MUTLULUKLAR DA PAYLAŞILDIKÇA ÇOĞALIR...