ANKARA-ÇAMLIDERE-İNCEÖZ KÖYÜ
   
  Ankara-Çamlıdere-İnceöz Köyü-Koca Harman
  30-Çanakkale Destanımız
 
ABD YIKILACAK AB YIKILACAK.OSMANLI EVLATLARI TEKRAR DÜNYA HAKİMİ OLACAK
 


 


BU TIBBİYELİ TALEBELERİN HEPSİ ÇANAKKALE DE ŞEHİT DÜŞTÜ



ÇANAKKALE’DE DÜŞMANIN GALİBİYETİNE İZİN VERİLMEDİ. HAMİLTON'UN GÜNLÜĞÜNDEKİ ESRARENGİZ HADİSE...
 
 
“Yeter bu kadar Müslüman kanı akıttığın, artık buralardan def ol git!”
 
Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin, Çanakkale Savaşları sırasında düşmanlarımızın baş komutanı olan General Hamilton’u ensesinden tutup denize sokup çıkararak “Yeter bu kadar Müslüman kanı akıttığın artık buralardan defol git” dediği, cemaat mensupları arasında 70 seneden daha fazla süredir hep konuşuldu. Silsile-i Sadatın 33. ve son halkası olan Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin talebeleri, bu bilgiyi sonraki dönemlerin talebelerine de hep anlattı. 
 
Anlatılanlar pek çok kimseye abartılı ve gerçek dışı geldi. Ta ki Hürriyet gazetesi Hamilton'un günlüğünü Türkçe olarak yayınlayana kadar... Bakın Hamilton neler yaşamış ve neler yazmış günlüğünde:
 
"2 Eylül 1915, Dün gece korkunç bir rüya gördüm. Aslında bu bir rüya değil kâbustu. İmroz'da istirahate çekilmiştim. Birden kendimi Helles (Seddülbahir) kıyılarında buldum. Boğazımdan demir bir kıskaç gibi sıkan sert bir el, beni suyun dibine doğru batırıyordu! Sular başımı aşmak, boğulmak üzereydim. Kendime geldiğim zaman ter içindeydim ve titriyordum. Çadırımda yabancı birisinin varlığını hissediyordum. O meşum (uğursuz) şey uzun süre sanki yanımdan ayrılmadı! Şimdiye kadar böyle korkunç bir şey yaşamamıştım. Gelibolu'nun meşum (uğursuz) bir yer olduğu fikri kafamda yer etmeye başladı. Yaşadığım hadisenin etkisinden saatlerce kurtulamadım. Sanki biz bu topraklara daha gelmeden akıbetimiz kararlaştırılmıştı." (Gelibolu Günlüğü. Ian Hamilton, Hürriyet yayınları 1972)

Gömülü resim için kalıcı bağlantı



-Mehmet Muzaffer Bey, 1916'da Mektebi Sultaniye Öğrencisiyken Gönüllü Olarak Çanakkale Cephesine Gitmiştir.
Gün Ağarınca, Yahudi Esnaf Paranın Sahte Olduğunu Anlayıp, Sultana Gider, Siz Türkler Şöylesiniz Böylesiniz Yaygarası Koparır.Sultan Paranın Üstüne Bakar, ve Üstündeki Şu Notu Görür " Bedeli Çanakkale'de Kanla ÖdenecektirSultan, Esnafın 100 Kaymesini Öder. Mehmet Muzaffer Bey'de Birliğine Gereken Malzemeleri Ulaştırır.Mehmet Muzaffer Bey'de 1917 Yılında Gazze Cephesinde Şehit Düşer.. Aziz Ruhu Şad Olsun.


Çanakkale'yi Geçeceklerine İnanan İngilizlerin, Topraklarımızda Kullandıracakları Para.

CHURCHİLL'İN MÜSLÜMANLARI BİTİRME TAKTİĞİ VE....


Churchill, Çanakkale'den mağlup olarak İngiltere'ye dönünce ona niye galip gelemediğini sorarlar, o da cevap vermek için öncelikle büyük bir havuza üç tane balık attırır.
Sonra da bir kaç kişiye girip bu balıkları yakalayın der. Elbette suda balık yakalamak mümkün değil. Bir müddet sonra balıkları yakalamak için havuza atlayanlar elleri boş, havuzdan çıkarlar.
Churchill de:
"İşte balıkları yakalayamadınız. Çünkü balık suda iken yakalanamaz. Bu balıklar Türklerdir, su da onların dini. Onları dinlerinden uzaklaştırmadan onları yenemeyiz." der. Sonra da elinde bir kova eğilir ve kovayı su doldurup dışarı döker.
"Ben artık Türkleri suda yakalamaya çalışmayacağım, her gün bir kova suyu bu havuzdan alacağım, nitekim su bittiğinde Türkler de ölecektir." der..

YAPILANLAR, OLANLAR VE OLACAKLAR..!(Kısaca)

80 Yıl önce ; "İslam'ı yok ettik. Bitirdik. Bu gün artık İslam'ın kaleleri sayılan yerlerde bile İslam yok. İstanbul'da bile İslam yok. İslam alim yetiştirecek müesseseler yok. En temel İslami hususlar bile bilinmiyor ve uygulanmıyor ve YASAK. Hatta artık başları bile yok. Bir imkansızı başarmış durumdayız. Bundan böyle kimse bir daha İslam'ı ayağa kaldıramaz." diyenlerin...
Aynı anlarda, kendilerinin yaptığı gibi çok taktik şekilde içten vurulduklarının farkında olmamaları, ancak son zamanlarda Avrupa'nın içten feth edilerek İslamlaştığını görmeleri, çok büyük avlandıklarını zan ederlerken çok büyük av olduklarını görmeleri, "Güneşin batıdan doğmasına" şahit olmaları, idrak edebilecekler için ne kadar derin bir hakikat...
Hz. Mehdi'nin zafere ulaşmaya başladığının çok büyük alametleri bunlar... Batının da İslamlaşmasına, sadece birkaç on yıl içinde dünya genelinde hakim tek bir İslam idaresinin kurulmasına hiçbir güç mani olamayacak. Hz. Allah, düşmanları birbirine kırdırmaya, aldatıp kendi elleri ile İslam'a ve Müslümanlara hizmet ettirmeye devam edecek. Çünkü dünyamız üzerinde, bir an önce, bir sel gibi cehenneme akan ümmetin fertlerini kurtarmak için çırpınan, tarifsiz bir himmet ile, tarifsiz bir manevi destek ile el attığı her sahada imkansızı başaran gerçek hizmet ehli insanlar var. Ve hadis-i şeriflerde anlatıldığı üzere "düşmanları onlara zarar veremeyecek."
İstanbul'un ikinci fehti de tıpkı Avrupa'nın fethi gibi manevi olacak.


57 Alay ve sancağı
Çanakkale’de Osmanlı Vijdanı ve asaleti;
17. Alay Komutanı Yarbay Hasan Bey ve Köpeği "CANBERK";
Çanakkale’de 17. Alay Komutanı Yarbay Hasan Bey, askerleriyle birlikte ilerliyordu.. Ve bu vaziyette Kilitbahir köyünün ortasındaki meydan çeşmesine kadar geldiler.. Çeşmenin önündeki Hasan Beyin dikkatini birşey çekmişti.. Üzeri yara bere içerisinde ve tüyleri dökülmüş bir köpek su içmek için çeşmeye yanaşmaya çalışıyor, onun bu perişan halini görenler taş atarak köpeği çeşmeden kovuyorlardı..
Hasan Bey bu duruma çok üzüldü, atından indi köpeğin üzerindeki yaralara aldırmadan onu kucağına aldı ve çeşmenin yanına götürdü.. Hayvana su içirdi, yaralarını temizledi. Ardından karnını doyurdu ve köpeği alarak yoluna devam etti. O günden sonra köpeği yanından ayırmadı Hasan Bey! Adını da Canberk koymuştu. Canberk kısa zamanda tüm Mehmetçiklerin dostu olmuştu. Türk askerleriyle siperden sipere atlıyor!.. Tüyleri yeniden çıkmış, yaraları ise tamamen iyileşmişti. Askerler soruyorlardı Hasan Bey’e; “Komutanım, bu köpeğe neden bu kadar alaka gösteriyorsunuz?”
El cevap; “Yüce Allah’ın Kıyamette bu köpeğe neden merhamet etmedin, demesinden korkuyorum!” İşte Hasan Bey böylesine imami kamil biriydi.
Bölgedeki savaş olanca şiddetiyle sürüyordu. Yine siper savaşlarının birinde tarih 11 Temmuz’u gösteriyordu ve bizim Mehmetler, Fransızları püskürtmüşlerdi! Savaş alanı Fransız askerlerinin cesetleriyle doluydu.. Ama biz de zayiat vermiştik.. Mehmetçiklerimiz bir yandan ölen arkadaşlarının defin işleriyle uğraşıyor, diğer yandan ise yaralılara yardım ediyorlardı. Hasan Yarbay’da olayın tam ortasında askerledine direktifler veriyordu. O sırada bir Fransız askerinin yerde kıpırdadığını gördü! Askerin yaralı olduğunu düşündü. Yardım etmek için Fransız askerin üzerine eğildi ki, ölü taklidi yapan asker, sakladığı hançeri Hasan Bey’in göğsüne sapladı. Hasan Bey bir anda sarsıldı ve yere yığıldı. Yarasından oluk gibi kan akıyordu. Herşey aniden olup bitmişti. Yanına koşup gelen askerlerine fısıltı halinde şu sözleri söyledi; “Allah şahidimdir ki, bu Fransız’a iyilik etmek için yaklaştım!”
O an uzaklardan acı bir havlama sesi duyuldu. Canberk olanca hızıyla koşup koşup geldi ve velinimetinin yanına çöktü. Sahibinin ellerini yalıyor, adeta kalkması için yalvarıyordu...
Yarbay Hasan Bey’in gözleri buğulanmış, çehresi solmaya başlamıştı.. Birden, silkinir gibi oldu ve yanındakilere; “beni ayağa kaldırınız” dedi. Askerleri onu yavaşça ayağa kaldırdılar. Üstü başı kan içinde olan ve son anlarını yaşayan Yarbay Hasan Bey; “Lâ ilâhe İllallah Muhammedün Rasulallah” dedi. Yüzünde derin bir tebessüm oluşmuştu...
Ve ardından saygılı bir biçimde sözlerine devam etti. “NİYE ZAHMET BUYURDUNUZ YA RESULALLAH” ve olduğu yere yığılarak ruhunu teslım etmiştir.
Bunun gören mehmetçıkler yarbayın ustune Türk bayrağını orterler.Köpeği Canberk de bayragın altına yarbay Hasan'nın ayak ucuna yatar ve bı sure sonra askerler Yarbay Hasan'ı defnetmek için gelirler bayrağı kaldırdıklarında kopegi Canberk'i kaldırmak ısterler ama bır turlu bunu basaramazlar aradan bıraz zaman gectıkten sonra Canberk de ölecektir.
Yarbay Hasan' defnettıkten sonra köpeği Canberk'i de ayak ucuna defnederler.



Çanakkale kahramanları...


“Çanakkale Zaferi” denince, aklıma kararlı, azimli, mert ve fedakâr insanlar gelir…”
Birkaç örnek…
Diyarıbekir’in (Diyarbakır) fakir bir köyünden gelen Kürt Memo (Mehmed), Temmuz sıcağında bile sırtından çıkmadığı kırk yamalı kaputuyla savaşıyor, devletinden elbise istemeyi kendine yediremediğinden hiç sesini çıkarmıyordu…
Bir gün yüzbaşısı durumu fark edip yaz geldiğini, kaputu çıkarmasını isteyince, hiç renk vermedi:
“Böyle iyiyim Kumandanım” dedi, “bu kaputun her yaması şehit kardeşlerimin elbisesinden alınmadır. Beni hem gâvurun mermisinden koruyor, hem de soğuktan…”
“Ama hava ısındı” diye üsteledi Yüzbaşı, “yaz günü de kaputla savaşılmaz ki…”
“Ziyanı yok Kumandanım, siz gönlünüzü ferah tutun, ben böyle daha iyi savaşıyorum.”
Yüzbaşı, Memo’yu henüz çözememişti:
“Çıkar oğlum” dedi, “arkadaşların gibi sen de elbiseyle savaş.”
“Müsaadenizle Yüzbaşım, kalsın.”
Yüzbaşı kızmaya başlamıştı:
“Çıkar dedim mi çıkaracaksın, ben senin kumandanınım.”
Memo, kurtuluş olmadığını görünce, kimseyle paylaşmadığı sırrını Yüzbaşı’ya fısıldamak zorunda kaldı:
“Kaputu çıkarırsam” dedi, “cıbıldak kalırım; çünkü bunun içinde hiçbir şey yok.”
Memo, “Devletimin imkânı olsaydı bana da elbise verirdi” diye düşünmüş, vermediğini devletten istemeye utanmıştı.
O zamanın zamanında Anadolu delikanlısı sadece vermeyi (vatanı için malı istendiğinde malını, canı istendiğinde canını) biliyor, istemeyi, almayı bilmiyordu.
Ah güzel insanlarım!..
Kim bilir Kürt Memo hangi mezarda Türk Mehmed’le, Laz Temel’le, Arnavut Mestan’la, Çerkes Şamil’le şehadeti yaşıyor?
Her fırsatta imkânsızlıkları ileri sürüp atılımı başkalarından bekleyen bizlere ibret olsun!

Koca topun Anadolu Hamidiye Tabyası’na çekilmesi gerekiyordu. Ancak buna ne vakit vardı, ne de imkân: Bütün personel savaşmak zorunda olduğu için topu çekmeye adam tahsis edilemiyordu…
Sonunda, Yüzbaşı Ramazan Bey, kafasını kullandı… Basit bir düzenek yaptı. Kendi buluşu olan bu düzenek sayesinde, Çanakkale Çimenlik Kalesi’nin, yerden 15 metre yüksekliğindeki burcu üzerinde bulunan 35,5’luk, yaklaşık yüz ton ağılığındaki eski topu, herkesin şaşkın bakışları arasında burçtan indirdi…
Tek başına yüzlerce metre ilerideki Anadolu Hamidiye Tabyası’na nakletti.
Oradaki diğer toplarla entegreli bir şekilde kullanılmak üzere, yerleştirdi…
Selahaddin Âdil Paşa, hatıralarında ondan “Ramazan Ağa” diye bahsetmekte ve o tarihte 65 yaşında olduğunu belirtmektedir.
“Yaşım geçti, işim bitti” diyenlere ders olsun!


Cideli Mahmut Çavuş da meşhur Bouvet zırhlısının batmasına sebep olanlar arasındadır…
Çanakkale savunmasının önemli noktalarından birini teşkil eden Hamidiye Tabyaları 1. Tabur Kumandanı Selim Sırrı Bey (Kayaalp) onu şöyle anlatıyor:
“Bouvet Fransız zırhlısına mermi isabet ettiren top çavuşu Cideli Mahmut Çavuş’un ayaklarının ikisi de kopmuştu. Sargı mahallinde, mağrur düşmanların en büyük zırhlılarından biri olan Bouvet’in batmakta olduğu haberi gelince:
“ ‘Beni top başına götürün’ diye haykırmış ve top başına sedye ile çıkarılarak zırhlının Çanakkale’nin serin sularında batışını seyretmiş, sonra vazifesini hakkıyla yapmanın verdiği gönül huzuru ile bu dünyaya gözlerini kapamıştır.”


Savaşın en kanlı günlerinde Kocadere Köyü’nde büyük bir sargı yeri (seyyar hastane) kuruluyor. Sargı yerine her an yaralı geliyor...
Ağır yaralılardan biri, sargı yerinde dolaşan komutanının ellerine sarılıyor. Zor nefes almakta, sık sık tıkanmaktadır... Kesik kesik şunları söylüyor:
“Ölme ihtimalim çok fazla... Ben bir pusula yazdım... Arkadaşıma ulaştırın...”
“Arkadaşın kim, pusulayı kime ulaştıracağız?” diye soruyor komutan.
Yaralı derin bir nefes alıp, defalarca yutkunuyor:
“Köylüm Lapsekili İbrahim Onbaşı’dan bir mecidiye borç aldıydım... Ondan sonra kendisini göremedim. Belki ölürüm... Ölürsem söyleyin, hakkını helal etsin.”
“Merak etme evladım” diyor komutan yaralı askerin saçlarını okşayarak, “Hiç merak etme, hallederim.”
Yaralı gözlerini kapatıyor. Son sözü şudur: “Onbaşı’ya söyleyin... Hakkını helal etsin!”
Komutanın gözleri nemleniyor.
Aradan fazla zaman geçmiyor. Savaş tüm acımasızlığıyla devam ettiği için, sargı yerine sürekli yaralı taşınmaktadır.
Bazıları sargı yerine ulaştırılmadan şehit oluyorlar... Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılıyor.
Bir künye ile bir pusula geliyor ki, ötekilerden farklıdır. Komutan pusulaya göz atar atmaz, “Allah’ım!..” diye hıçkırarak, ellerini yüzüne kapatıyor.
Pusulada şu not vardır:
“Ben Beybaş Köyü’nden arkadaşım Halil’e bir mecidiye borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin, hakkımı helal ettim.”

Komutan olduğu yere çömeliyor, “Allah’ım, Yüce Allah’ım!..” diye diye hıçkırıklara boğuluyor.


18 Mart 1915 deniz harekâtından önce, Batarya Komutanı Yüzbaşı Hasan Bey’in bir kızı dünyaya gelmişti...

Durum Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı’na telgrafla bildirildi. Bunun üzerine Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa atına atlayıp bataryaya gitti. Yüzbaşıya müjdeyi verdi:

“Müjde evlâdım Hasan, bir kızın dünyaya gelmiş. Allah ömrünü uzun etsin. Git bebeğini gör, izinlisin.”
Hasan Bey’in gözlerinin içi gülüyordu. İçi gülen gözlerine önce bir tereddüt geldi. Savaşı bırakıp izine mi gitmeliydi, yoksa kalıp arkadaşlarıyla birlikte savaşa devam mı etmeliydi?

Tereddüt çok kısa sürdü. Gitmeyecekti.

“Teşekkürler Kumandanım” dedi Cevat Paşa’ya; “Ama vatan görevi daha mukaddestir. Her an saldırabilirler. Bu durumda hiçbir yere gidemem. Arkadaşlarımdan ayrılamam. Yalnız sizden bir istirhamım var...”

Cevat Paşa’nın gözleri nemlenmişti. Bu nasıl bir vatan sevdasıydı ki, aileye, evlâda, ana-babaya savaşı tercih ettiriyordu.

“Söyle lütfen” dedi, “Çekinme...”

Yüzbaşı kesik kesik konuşmaya başladı: “Savaş halidir malum; şehid olursam aileme söyler misiniz lütfen, kızımın ismini Didar koysunlar.”

Paşa, vatana sarılır gibi Yüzbaşı’ya sarıldı: “Emin olabilirsin. Ama inşallah sana bir şey olmayacak, bir gün kızınla buluşacaksın.”

Yüzbaşı Hasan Bey, 18 Mart günü gerçekleşen büyük deniz savaşı sırasında şehit olup cennet yürüyüşüne çıktı...
Vasiyetine uyup adını “Didar” koydukları kızıyla buluşması artık ahrete kalmıştı.

BENÌ AĞLATAN BÌR HÌKAYE(AĞLAYAN FRANSIZ GENERAL)

Çanakkale’de yabancıların bir anıt açılış töreni yapılmaktadır. Bu törenden 1915’te Çanakkale Savaşı’na katılmış, bu savaşlar sırasında kolundan, bacağından çok ciddi yaralar almış general Guro da vardır.

Nihayet açılış töreni biter ve emekli Fransız general Guro yanındakilere: “Türk askerinin abidesini de ziyaret etmek isterim.” der. Etrafındakiler o zaman mevcut olmayan muhteşem bir abidenin hasreti içinde kıvranmaktadır. Ama Arıburnu tepesine “Mehmet Çavuş “ ismi ile dikilmiş 3 metrelik bir taş yığını vardır. Tutup general Guro’yu bu küçücük anıtın dibine götürürler. Guro, kendileri ile çarpıştığı insanlar önünde bacağının ve kolunun bir kısmını kaybetmiş olmasına rağmen büyük bir saygıyla ziyaretini gerçekleştirir. Sonra etrafındakilere dönerek şunları söyler: “Efendiler! Türk askeri ender bulunan bir insandır. Size bu konuda hala içimde tap taze canlı duran bir hatıra anlatmak isterim.

Bir sabah günün ilk ışıkları ile birlikte savaş yeniden başlamıştı. Türkler savaş konusunda çok ama çok mahirdi. Kendileri ile başa çıkmak imkansızdı. Süngü çatışmamız fasılalarla akşam geç vakte kadar devam etti. Ortalık kararınca Türklerle anlaşma yaptık. Harp sahasını gezecek, yaralıları sahaya getirecektik. Ben de aralarına katıldım. Bir Mehmetçik bir ara kucağındaki yaralıyı tedavi etmek amacıyla kendi gömleğini parçalayarak yaralı askerin yarasını sarıyordu. Akşamın karanlığında değme ressamın fırçasından çıkmayacak bir tablo karşısında idim . Uzun müddet seyrettiğim bu tablodaki Türk askeri, kendi yaralarına yerden avuçla aldığı toprakları bastırıyordu. Kucağındaki yaralı için ise, durmadan gömleğinden yırtmakla meşgul idi…”

General Guro’yu sahilden Mehmet çavuş abidesinin önüne kadar sırtında taşıyarak çıkaran Türk gemisinin kaptanı Şefik Bey, bundan sonrasını bakın nasıl naklediyor…

“Bu sözlerden sonra general etrafındakilere döner ve adeta bağırarak der ki: “Efendiler, kendi yarasına toprak basıp, kucağındakine gömleğini yırtan bu kahraman asilin kucağındaki yaralı kimdi biliyor musunuz?” Herkes susmuş korku ve endişe ile emekli generale bakar. Guro gözlerini buruşuk elleriyle silerek, fısıltı ile seslenir: “Türk askerinin kucağındaki bir Fransız askeri idi efendiler! Bir Fransız askeri!… “

General Guro yere çöktü, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Oradaki herkes de onunla birlikte ağlıyordu. Biz de ağlıyorduk.”


Ey Büyük Millet, davran bee!
Tek istikamet kabe;
Ve tek örnek sahabe…
Böyle yükseldi sütun,
Böyle kuruldu kubbe.
.....
Her şey her şey İslam’da;
Ferde ve kavme rütbe.
Bizde, kutsi emanet;
Bizde yarın galebe!
Gün geldi,saat çaldı;
İşte yol koş takibe!
Yetmez mi esaretin;
Ey Büyük Millet, davran bee!



Hepimiz Ermeni'yiz diyenler iyi okusun..
.

1. Dünya Savaşı sırasında Ruslarla işgal ettiklerinde aynı şekilde hunharca katliamlara imza atan, çoluk çocuk bebek hamile kadın ayırt etmeden kesen camilere doldurup yakan ağaca bağlayıp alttan ateşe vererek insan kızartmaya kalkan 10larca farklı işkence metotlarıyla insanların vücutların delik deşik ettikten sonra öldüren Ermeni, burada da aynı Ermeni olduğunu gösterdi..

Hiç şüpheniz olmasın ki hala da aynıdır..

Yunan da Anadolu da ihtilaf devletlerinin kuvvetlerini, gönderdikleri heyeti, nice ecnebiyi bile dehşete düşürecek vahşete imza atmış, aynı Yunan olduğunu daha sonra Kıbrıs'ta göstermişti..

O Yunan da aynı Yunandır..

İstisnalar kaideyi bozmaz..
Silkinmek, kendine gelmek için
daha nolsun ?!..

Katliamla Övünen Vicdansızlar

1992 yılının 26 Şubat gecesi, Hocalı isimli bir kasaba haritalardan silindi.


25 Şubat 2013 Pazartesi 13:44
Ermeni ordusu, kadın-çocuk, yaşlı-genç ayırt etmeden 613 kişiyi hunharca katletti.

Yirmi bir yıl önce gerçekleştirilen bu insanlık ayıbı birçok ermeni yazar tarafından kaleme alındı.

Zori Balayan 1996 yılında yayımlanan "Ruhumuzun Canlanması" adlı kitabından...

ÇOCUĞU DUVARA ÇİVİLEMİŞLER

"Ben ve Haçatur ele geçirdiğimiz bir eve girdiğimizde şahit olduk. Askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi.

Çocuk bağırıyordu. Haçatur çocuğun sesini kesmek için annesinin kesilmiş döşünü çocuğun ağzına soktu. Daha sonra 13 yaşındaki çocuğun derisini yüzdük. Saate baktım Türk çocuğu yedi dakika sonra öldü.

Sonra çocuğun cesedini doğrayarak aynı soydan geldikleri köpeklerin önüne attık. Akşam aynı olaya üç kez daha şahit oldum. Türk çocuklarına yaptıklarımdan bahtiyarlık duyuyorum!”

Zori Balayan'ın yazdıkları insan olan herkesin kanının donduracak nitelikte.

“ÖLÜLERDEN KÖPRÜ YAPTIK”

David Herdiyan'ın "Haç Uğrunda" kitabında yazdıkları da Balayan'ıninkinden farksız değil.

Herdiyan ise kitabında şu cümlelere yer veriyor: "Bataklıktan geçmemiz gerekiyordu ancak sabah hava çok soğuktu, biz de kendimize ölülerden köprü yaptık. Ben önce cesetlerin üzerine basmak istemedim ancak Ohanyan bana korkmamamı söyledi. Adımlarıma 9 yaşlarında bir kızın sinesine basarak başladım. Ve böylece bin 200 kişinin üzerinden geçtim."




GERÇEKLERE EN YAKIN ÇANAKKALE ANLATIMI.ANLATIMI LÜTFEN İZLEYİNİZ. DEVRİMLERDEKİ ASIL GAYE NEYDİ? CUMHURİYETİ KURANLARDAKİ VATAN VE HALK SEVGİSİNİN ARKA YÜZÜNÜ GÖREMEYEN GÖZLER, İŞİTEMEYEN SAĞIR KULAKLAR.


http://www.turkiyevehayatadair.com/2009/04/canakkale-savasnn-hic-yaynlanmams.html


yUKARIDAKİ LİNKİ TIKLAYARAK EN SON çANAKKALE vİDEOLARINI İZLEYEBİLİRSİNİZ


Çanakkale Şehitlerine

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi... 

Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.

Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.
 

Mehmet Akif Ersoy

Sahibini Arayan MERMI - (Cephe Anilari)

Mart 1921 - Inönü Ovasi. Insanin Iflahini kesen buz gibi bozkir ayazinda Ethem Çavus’un sirti üsüyor, avuçlari ise kizgin mermi kovanlarina çiplak elle dokundugu için alev alev yaniyordu. Top atisi on sekiz saattir durmaksizin sürüyordu. Ethem Çavus, 75 mm’lik topu durmaksizin dolduruyor, her seferinde besmele çekip kesif kolundan bildirilen menzillere kiyamet yagdiriyordu.
 


Sandikta kalan sondan üçüncü mermiyi aldiginda bir an duraksadi. Merminin üzerine bir çaput sariliydi. Çaputu sökerken avucuna kalem büyüklügünde demir bir çubuk düstü. Çaputun ve çubugun anlamini çözmeye çalisirken mermi kovanina kazinarak yazilmis yaziya gözü ilisti. Okumaya vakti yoktu. Mermiyi namluya sürüp atesledi. Demir çubugu cebine, bos kovanini ise bu sefer sandiga degil yere atti. Birkaç dakika sonra sogumus olan kovani kaybolmamasi için yerden alip mintaninin yakasindan içeri atti. Aksam ezani vaktinde çarpisma durulmus, mevzileri ileri, düsman hatlarina dogru ilerletme emri gelmisti. Batarya komutani, Ethem Çavusa istirahat verdi. Ilk is olarak bos kovani çikarip üzerindeki yaziyi okudu.

Kovanin üzerinde 'Karahisarli Seyfi Çavus. 4.Alay, 2.Tabur, 8.Batarya. 26 Rebiyülahir 1339 - Inönü' yaziyordu. Birinci Inönü savasinin en kizgin günlerinden birinde düsülmüs not ve mermiyle gelen demir çubuk, Imalat-i Harbiye atölyelerinde çalisanlarin bir mesaj istedigini gösteriyordu. Bosalan kovanlar Ankara’daki atölyelere yollanir, oradan tekrar doldurulup cepheye dönerdi.

Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savas tamamen durulmus, birlikler yeni mevzilerine yerlesmisti. Ethem Çavus, cebindeki demir çubugu çikarip bir köseye oturdu. Ucu sivriltilmis çubuk, bakir ustalarinin 'kalem' dedikleri demirle desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk büyüklügünde bir tas alarak hafif tiklamalarla kendi mesajini kovana kazidi: 'Aksekili Ethem Çavus. 8.Alay, 3. Tabur, 1. Batarya. 20 Recep 1339 - Inönü.'
Bes gün sonra Ankara Atölye’nin bir kösesinde cepheden gelen sandiklari açan kalfa, tezgâhlardan birinde haril haril çalismakta olan ustaya seslendi. Sesinde, esi dogum yapmis bir adama bebegini müjdeleyen ebenin heyecani vardi:

- 'Kâmil Usta! Müjdemi Isterim! Senin yavru cepheden dönmüs! '.



Hepsi sandiklarin oldugu kisma kosturarak kovanin üstündeki yaziyi okumak için toplandilar. Tabii ki bu seref Kâmil Ustaya aitti. Yüksek sesle Ethem Çavusun notunu okudu. Atölyede bir bayram havasi esmisti. Tüm çalisanlar, Kâmil Ustayi yeni baba olmus biriymis gibi kutluyor, hayir dualari ediyorlardi. Ustalar, Is tezgâhlarindan birinin basinda toplandilar. Kâmil Usta kovanin agzinin egilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi. Içine barutunu doldurduktan sonra yeni bir çekirdegi kovanin agzina oturttu. Mermi hazir olunca, Ethem Çavusun kovanin içinde geri yolladigi çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardi. Kundaklanmis mermiyi sefkatle tutarak yeni doldurulan bir sandiga yatirdi. Çalisanlar hep bir agizdan 'Allah kavustursun' deyip islerinin basina döndüler.

Kâmil Usta, halen açik duran sandiga yatirdigi mermiye hüzünle bakip 'Selametle git aslanim. Allah muvaffak etsin. Çok bekletme bizi' dedi. Kovan, Birinci Inönü savasi siralarinda üzerindeki ilk notla Kâmil Ustanin eline geçtiginde bu fikir dogmustu. Karahisarli Seyfi Çavusun baslattigi bu gelenegin süreceginden emin degildi; ama denemeye degerdi. Nitekim Aksekili Ethem Çavus umutlarini bosa çikarmamisti. Cephede patlayan her merminin kovani buradaki ustalarin elinden geçtigine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüseceklerdi.

Eylül 1922 - Ankara. Bir buçuk yil içinde kovan sekiz kere daha atölyeye ugradi. Üzerindeki mesajlarin sayisi da sekize ulasmisti. Mesaj yazanlarin sekizi de baska alay ve taburlardan farkli kisilerdi. Kovan her keresinde atölyedekilere daha büyük bir cosku yasatiyor, Istiklâl Savasinin her zorlu duragindan Ankara’ya barut, kan ve zafer kokusu tasiyordu. Türk ordusunun Izmir’e girdigi gün Ankara’da bayram havasi eserken kovan yeniden gelmis, ama bu sefer tüm atölyeyi yasa bogmustu. Kovanin içinde, çelik kalemin yani sira bir mektup ile bir tane de bakir künye vardi. Kovanin üzerine kazinmis dokuzuncu notta; 'Karahisarli Seyfi Çavus. 4. Alay, 2. Tabur, 8. Batarya. 12 Muharrem 1341 - Banaz' yaziliydi. Atölyedekiler mektubu açip okumaya koyuldular:

'Bismillahirrahmanirrahim.

Selamün aleyküm gayretperver ustalar. Allah’a sükürler olsun ki mendebur düsman kaçiyor. Muzaffer Türk ordusu bes gündür durup dinlenmeksizin kâfiri kovaliyor. Güzel Izmir’e, kalplerimizdeki imanimiz kadar yakiniz artik. Iki gün evvel Banaz’daki muharebede bataryamin çavuslarindan Seyfi, kalles düsmanin kursunuyla sahadete ermistir. Cenazesini sihhiyecilere teslim etmeden önce mintaninin içinde bu kovani buldum.

Malumunuzdur ki vefat eden neferin künyesi ailesine yollanir. Lâkin bes gün önce Karahisar’i ele geçirdigimizde, Seyfi Çavus’un ailesinin düsman tarafindan katledildigini ögrendik. Bu kahraman Türk evladi kederini yüregine gömüp anacigini, babacigini defnedemeden düsmanin pesine düstü. Üç gün sonra kendisi de hakkin rahmetine kavustu. Kovandaki yazilardan anladigim üzere bu topçu neferlerin bir ailesi de sizler olmussunuz. Bu sebeple Seyfi Çavusun künyesini sizlere yolluyorum.

Basiniz sag olsun. Hayir dualarinizi bizlerden, Fatihalarinizi aziz sehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkin rahmeti üzerinize olsun.

Yüzbasi Muhsin Talât
4. Alay, 2. Tabur, 8. Batarya.
14 Muharrem 1341 - Salihli'

Mektup bittiginde tüm personel agliyordu. Atölyeye bir ölüm sessizligi çökmüstü. Hiç tanimadiklari halde iki satir yaziyla kardes olduklari Seyfi Çavusun ardindan Fatiha okuyup amin dediler.

Kamil Usta yutkunarak tezgâhinin basina oturdu. Kovani yeniledi ama bu sefer, minik iki perçinle Seyfi Çavusun künyesini kovanin dibine çakti. Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayip sandiga yatirdi. Oysa o mermi bir daha düsman mevzilerine gönderilmeyecekti.

Ocak 1923 - Ankara. Savasinin bitmesinin ardindan Ankara’daki mühimmat depolarinda sayim ve temizlik yapiliyordu. Sandiklar tek tek açiliyor, mermiler sayilip yeniden sandiklaniyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephanelige gönderiliyordu. Tegmen Hamdi Vâsif, Kâmil ustanin hazirlayip kundakladigi mermiyi buldu. Böyle bir aninin -belki de yillarca- sandiklarin Içinde kalmasina gönlü elvermedi. Ciddi bir suç isliyor olmayi göze alip mermiyi evine götürdü. Niyeti, ömrünün sonuna kadar mermiyi bir ani olarak saklamakti.

29 Ekim 1923 - Ankara. Tegmen Hamdi Vâsif Ankara kalesine çikan dik sokaklari kosarak tirmaniyordu. Soguga ragmen kan ter içinde kalmisti. Yarim saat önce 20:30 siralarinda meclisten, cumhuriyetin ilan edildigi duyurulmustu. 101 pare top atisiyla cumhuriyet kutlaniyordu ve Seyfi Çavus’un mermisi bu söleni kaçirmamaliydi. Yetmis, belki de sekseninci atista topçularin yanina ulasabilmisti. Yüzbasi Muhsin Talat’in yanina giderek sert bir asker selami verdi:

- 'Hamdi Vâsif Edirne! Bir maruzatim var komutanim! '

Yüzbasi sorar gözlerle genç subaya bakiyordu.

- 'Evet tegmenim? Sizi dinliyorum.'

Tegmen, üniformasinin içinden mermiyi çikarip yüzbasiya uzatti:

- 'Yüzbirinci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanim. Müsaadenizle bu serefi ondan esirgemeyelim.'

Yüzbasi Muhsin Talat gözlerine inanamamisti. Sevinç gözyaslarini tutamadi. O kadar heyecanlanmisti ki neredeyse aralarindaki rütbe farkina bakmaksizin genç tegmenin ellerini öpecekti. Mermiyi alip çekirdegini dikkatlice yerinden çikardi. Kovanin tepesine bir bez parçasi tepip iyice sikistirdi. Subay sapkasini çikarip surun üzerine koydu. Mermiyi sapkanin içine yatirdi. Toplar atislara devam ediyordu. 82, 83, …97, 98, 99… On dakika kadar sonra, atislari sayan çavus 'Yüzüncüyü attik komutanim' diyince, Muhsin Talat, kovani topun yatagina kendi elleriyle sürerek ates emrini verdi.
Subaylarin kiliçlarini çekerek selamladigi o son top sesi Ankara’nin her duvarindan yankiyip dört yillik Istiklâl Savasinin tüm hikâyesini anlatmisti sanki. Rütbe ve mevkilerine bakmaksizin topun basindaki tüm askerler kucaklasarak birbirlerini kutladi. Son olarak Yüzbasi Muhsin Talat ile Tegmen Hamdi Vâsif sarildilar. Kovan ayaklarinin dibindeydi. Yüzbasi egilip saygiyla kovani yerden aldi. Avuçlarinin yanmasina aldirmadi bile…


ÇANAKKALE SAVAŞI İLE İLGİLİ BİR HATIRA

Gelibolu Harbinden 10 yıl sonra yani 1925 yılında İstanbul eski vaizlerinden Dersiam(Profesör)Cemal ÖĞÜTÇÜ Hoca, Hacca gider.Medine-i Münevvere de peygamber efendimizin kabrini ziyaret etmektedir.Türbedar Cemal Hoca'ya sÜrekli iltifat etmekte ve samimi davranmaktadır.Yemen Harbinden sonra ingiliz casusu Larwens'in fitnesi sonucu Arap Kabileleri Türklere iyi gözle bakmamaktaydılar.Bu durum gözünden kaçmayan Cemal Hoca türbedara:
-Ey Türbedar kardşim, biz duyuyor ve biliyoruz ki siz bize"Nasrani" diyor ve bizi hiç sevmiyorsunuz.Fakat senin bana samimi ve sıcak yaklaşımn beni şaşırttı.Sebebi nedir?
Türbedar hemen;
-Nasıl olur! Allah'ın Rasülü'nün bile muhabbet gösterip yardım ettiği bir kavme ben nasıl buğzederim!Vallahi ben anladım ki, siz benim kardeşimsiniz.Muhabbetim ondandır,diye cevap verir.Öğütçü Hoca daha çok şaşırır ve bahsettiği peygamber yardımını açıklamasını ister.Türbedar izaha başlar.
-On sene önceydi.Buraya Pakistan müslümanlarından bir alim zaat hacca gelmişti.O zaten her yıl hacca geliyordu.Fakat bir bu gelişinde onu onu Peygamberimizin kabrinde ağlarken buldum.Ona "Ya Hacı ne ağlıyorsun?Bak Allah Rasulünün karşısındasın.Burada sevinmen gerekmez mi?" dedim.Hintli alim"Ey türbedar, biliyorsun ki ben 5-6 senedir Hacca geliyorum.Her gelişimde Peygamberimizin Ruhu Şerifleri ile müşerref oluyordum.Fakat bu sene üç gündür buradayım.Ama kendileri ile bir türlü müşrref olamıyorum.Ben ne gibi bir hata ettim, günah işledim ki Rasulullah beni huzurlarına kabulkabul etmiyor!dedi.Doğrusu ben de üzüldüm ve ürktüm.Peygamberimiz(SAV)'in muhabbetini bir insanın kaybetmesi ne kötü bir hal diye düşündüm.O gece Rasulullah bana göründü ve dedi ki,Ey hizmetkarım,O hind alimine söyle benim Ona kırgınlığım, onun da bir kusuru yoktur.Fakat şu anda Türk Milleti Gelibolu'da küfre karşı din ve iman harbi yapıyor.Bu sene ben de Divan-ı Salihin'i orada topladım.Türk Milletine yardıma gittim.Halen orada toplantı halindeyiz.Ben burada yokum.Onun için benimle müşerref olamadı.Söyle hiç üzülmesin!" diye buyurdular.O Hintli Hacı hesabına ben de çok sevindim. Ertesi sabah hemen onu buldum.Rüyamdan ona haber verdim."Amenna ve saddakna !" dedi ve sevindi, beni öptü.Sonrada "Biliyorum, biliyorum İngilizler bizim evlatlarımızı da oraya götürdüler! dedi.

ŞU MEŞHUR BULUT HİKAYESİNİN BELGELERİ
Dünya tarihinin açıklanamaz olaylar olarak geçmiş tarihin en önemli gizemlerindne bir tanesi ÇANAKKALE savaşında yaşanmıştı ...VE birçok yerli yabancı gözlemciler tarafından not edilmişti .Dünya tarihinin açıklanamaz olaylar olarak geçmiş tarihin en önemli gizemlerindne bir tanesi ÇANAKKALE savaşında yaşanmıştı ...VE birçok yerli yabancı gözlemciler tarafından not edilmişti .

22 kişilik bir Yeni Zelanda sahra birliğinin gözleri önün de , Norfolk Alayının 4 . Taburuna bağlı çok sayıda asker , karşılarındaki tepeye doğru yürümeye başladılar.

Tepenin üstü ekmek somunu biçiminde beyaz ve parlak bir bulutla kaplıydı.
İNGİLİZ KRALLIK NORFOLK ALAYI askerleri , yavaş yavaş tepeye yaklaştılar ve bulutun için de kayboldular.
Son askerde bulutun içine girdikten sonra , beyaz parlak bulut yavaşça havalandı ve rüzgarın yönünde hareket ederek uzaklaştı.
Sir İan Hamilton , İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener'e yolladığı telgrafta , olayı şöyle anlatıyor:
" Savaş sırasında, 163 . Tümen her bakımdan üstün olduğu bir anda çok tuhaf bir şey oldu. Türklerin zayıflamakta olan güçlerine karşı , Albay Sir H. Beauchamp , yürekli ve kendine güvenen bir subay olarak büyük bir çabayla hızla ilerledi ve savaşın en güzel bölümü böyle başladı.
Savaş daha kızışmış ve ortalık iyice karışmıştı.O sırada askerlerin çoğu yaralı ve susuzluktan perişan durumdaydılar. Bunlar kararğaha ancak gece geri dönebildiler.
Ama Albay ,16 Subayı ve 250 askeriyle önüne düşmanı katmış , hızla ilerlemeyi sürdürmekteydi...
Daha sonra bunlardan hiçbir haber alınamadı.
Ormanlık bölgeye saldırdıktan sonra gözden kayboldular ve sesleri de duyulmaz oldu.
İçlerinden hiç biri geri dönmedi.267 kişi hiçbir iz bırakmadan kaybolup gitmişti.... "
Üç Yeni Zelandalı eski asker 50 yıl sonra aşağıdaki açıklamayı yaptılar. ( Bu arada Çanakkale Savaşında İngiliz ordusunun kaybı 34.000 askerdi. Günümüzde bunların sadece 27.000 askerin mezarı bulunmaktadır . Yani kaybolan İngiliz asker sayısı 7.000 dir. Ama nedense 70 yıldır kayıpların hepsi değilde sadece buluta girip yok olan 267'si özellikle aranıp durmuştur.)
GÖRGÜ TANIKLARI OLAN 3 YENİ ZELANDALI ASKERLERİN AÇIKLAMASI
12 Ağustos 1915.
Aşağıda anlatılanlar , bu tarihte gerçekleşmiş garip olayın bir dökümüdür. Bu olay , savaşın en şiddetli ve son anlarında , gün ışığında , Anzak Suvla Koyu 60. tepede gerçekleşti Gün ağarırken gök berraktı.
Görünürde 6 ya da 8 tane , hepsi birbirinin eşi olan ,ekmek somunu biçimindeki bulut , 60.tepenin üstünde yayılmış duruyordu.
O sırada saat de 6 ya da 8 kilometrelik bir hızla güneyden meltem esmesine karşın , bu bulutların biçimleri de yerleri de değişmiyordu. Meltemin etkisiyle kayıp gitmediler.
Bulunduğumuz yere göre 60 derecelik bir yükseklikte asılı duruyorlardı; yani tepenin 150 metre üstündeydiler. Bulut kümesinin tam altına gelen yerde , toprağın üstünde duran aynı boyut ve biçimde duran bir bulut daha vardı.
Yaklaşık 250 metre uzunluğun da 65 metre yüksekliğinde ve 60 metre genişliğindeydi. Bu bulut oldukça yoğundu, yapısı katı maddeymiş gibiydi ve İngilizlerin bulunduğu savaş yerine 900 - 1100 metre uzaklıktaydı
Bütün bunları Yeni Zelanda Kıtasının 1.Sahra birliğine bağlı 3. Bölük deki 22 asker gördü. Aralarında bizde vardık.
İçinde bulunduğumuz siperden güney batı doğrultusun da 1350 metre öteye yere inmiş olan bulut duruyordu. Bulunduğumuz yer 60. tepeye göre 90 metre daha yukarıda olduğundan ,üst den görebiliyorduk. Bulut daha sonra Kayacık Dere denilen kuru bir derenin yatağına doğru ilerlediğinde , onun daha önce durduğu zemini bütünüyle görebildik.
Bu bulutta , öbürleri gibi açık gri renkteydi. Daha sonra 4 . Norfolk Alayı'ndan askerlerin bu kuru dere yatağından harekete geçerek 60 . tepeye doğru uygun adım yürüyüşe geçtiğini fark ettik.
Buluta vardıklarında , hiç çekinmeden dost doğru içine girdiler. Ama yeniden içinden çıkıp , 60. tepede savaşa katılan hiç kimse olmadı..Bir saat sonra , askerlerinin sonuncusu da görünmez olunca , bulut sanki yükünü almışçasına yerden yükseldi.
Herhangi bir bulut gibi , yukarıda duran öbür bulutlara ulaşıncaya kadar yavaş yavaş havalandı. Bulutlara yeniden baktığımızda , tıpkı kabuğun içindeki bezelyeler gibi görünüyorlardı
O ana kadar yukarıdaki bulutlar yerlerinde duruyorlardı. Yerdeki bulut yükselip aynı hizaya gelir gelmez , ansızın kuzeye doğru uzaklaşmaya başladılar. Trakya yönüne doğru gittiler. Üç çeyrek saat içinde de gözden kayboldular.
22 kişilik bir Yeni Zelanda sahra birliğinin gözleri önün de , Norfolk Alayının 4 . Taburuna bağlı çok sayıda asker , karşılarındaki tepeye doğru yürümeye başladılar.
Tepenin üstü ekmek somunu biçiminde beyaz ve parlak bir bulutla kaplıydı.
İNGİLİZ KRALLIK NORFOLK ALAYI askerleri , yavaş yavaş tepeye yaklaştılar ve bulutun için de kayboldular.
Son askerde bulutun içine girdikten sonra , beyaz parlak bulut yavaşça havalandı ve rüzgarın yönünde hareket ederek uzaklaştı.
Sir İan Hamilton , İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener'e yolladığı telgrafta , olayı şöyle anlatıyor:
" Savaş sırasında, 163 . Tümen her bakımdan üstün olduğu bir anda çok tuhaf bir şey oldu. Türklerin zayıflamakta olan güçlerine karşı , Albay Sir H. Beauchamp , yürekli ve kendine güvenen bir subay olarak büyük bir çabayla hızla ilerledi ve savaşın en güzel bölümü böyle başladı.
Savaş daha kızışmış ve ortalık iyice karışmıştı.O sırada askerlerin çoğu yaralı ve susuzluktan perişan durumdaydılar. Bunlar kararğaha ancak gece geri dönebildiler.
Ama Albay ,16 Subayı ve 250 askeriyle önüne düşmanı katmış , hızla ilerlemeyi sürdürmekteydi...
Daha sonra bunlardan hiçbir haber alınamadı.
Ormanlık bölgeye saldırdıktan sonra gözden kayboldular ve sesleri de duyulmaz oldu.
İçlerinden hiç biri geri dönmedi.267 kişi hiçbir iz bırakmadan kaybolup gitmişti.... "
Üç Yeni Zelandalı eski asker 50 yıl sonra aşağıdaki açıklamayı yaptılar. ( Bu arada Çanakkale Savaşında İngiliz ordusunun kaybı 34.000 askerdi. Günümüzde bunların sadece 27.000 askerin mezarı bulunmaktadır . Yani kaybolan İngiliz asker sayısı 7.000 dir. Ama nedense 70 yıldır kayıpların hepsi değilde sadece buluta girip yok olan 267'si özellikle aranıp durmuştur.)

GÖRGÜ TANIKLARI OLAN 3 YENİ ZELANDALI ASKERLERİN AÇIKLAMASI
12 Ağustos 1915.
Aşağıda anlatılanlar , bu tarihte gerçekleşmiş garip olayın bir dökümüdür. Bu olay , savaşın en şiddetli ve son anlarında , gün ışığında , Anzak Suvla Koyu 60. tepede gerçekleşti Gün ağarırken gök berraktı.
Görünürde 6 ya da 8 tane , hepsi birbirinin eşi olan ,ekmek somunu biçimindeki bulut , 60.tepenin üstünde yayılmış duruyordu.
O sırada saat de 6 ya da 8 kilometrelik bir hızla güneyden meltem esmesine karşın , bu bulutların biçimleri de yerleri de değişmiyordu. Meltemin etkisiyle kayıp gitmediler.
Bulunduğumuz yere göre 60 derecelik bir yükseklikte asılı duruyorlardı; yani tepenin 150 metre üstündeydiler. Bulut kümesinin tam altına gelen yerde , toprağın üstünde duran aynı boyut ve biçimde duran bir bulut daha vardı.
Yaklaşık 250 metre uzunluğun da 65 metre yüksekliğinde ve 60 metre genişliğindeydi. Bu bulut oldukça yoğundu, yapısı katı maddeymiş gibiydi ve İngilizlerin bulunduğu savaş yerine 900 - 1100 metre uzaklıktaydı
Bütün bunları Yeni Zelanda Kıtasının 1.Sahra birliğine bağlı 3. Bölük deki 22 asker gördü. Aralarında bizde vardık.
İçinde bulunduğumuz siperden güney batı doğrultusun da 1350 metre öteye yere inmiş olan bulut duruyordu. Bulunduğumuz yer 60. tepeye göre 90 metre daha yukarıda olduğundan ,üst den görebiliyorduk. Bulut daha sonra Kayacık Dere denilen kuru bir derenin yatağına doğru ilerlediğinde , onun daha önce durduğu zemini bütünüyle görebildik.
Bu bulutta , öbürleri gibi açık gri renkteydi. Daha sonra 4 . Norfolk Alayı'ndan askerlerin bu kuru dere yatağından harekete geçerek 60 . tepeye doğru uygun adım yürüyüşe geçtiğini fark ettik.

Buluta vardıklarında , hiç çekinmeden dost doğru içine girdiler. Ama yeniden içinden çıkıp , 60. tepede savaşa katılan hiç kimse olmadı..Bir saat sonra , askerlerinin sonuncusu da görünmez olunca , bulut sanki yükünü almışçasına yerden yükseldi.
Herhangi bir bulut gibi , yukarıda duran öbür bulutlara ulaşıncaya kadar yavaş yavaş havalandı. Bulutlara yeniden baktığımızda , tıpkı kabuğun içindeki bezelyeler gibi görünüyorlardı
O ana kadar yukarıdaki bulutlar yerlerinde duruyorlardı. Yerdeki bulut yükselip aynı hizaya gelir gelmez , ansızın kuzeye doğru uzaklaşmaya başladılar. Trakya yönüne doğru gittiler. Üç çeyrek saat içinde de gözden kayboldular.e="margin: 0px; padding: 0px; font-size: 4em; font-weight: inherit; width: 626px; font-family: PFDinTextCompProMedium; line-height: 1.2em; background-color: rgb(248, 248, 248);">ÇANAKKALE SAVAŞINDA BİR GARİP OLAY
Savaş sonunda bu askerler kayıp yada yok edilmiş sayıldı. 1918 yılında Türkiye işgal edildiğinde , İngiltere'nin Türkiye'den ilk isteği de , askerlerinin geri verilmesi oldu. Türkiye'de, bu askerlerin ne tutsak alındığını , ne de bunlarla karşılaşılmış olduğunu söyledi. Varlığını bile bilmiyorlardı.. Anzak çıkarmasının 50. yılında , geçte olsa ,aşağıda imzası olan bizler , anlattığımız bu olayın kelimesi kelimesine doğru olduğunu beyan ederiz."

İMZALARI BULUNAN GÖRGÜ TANIKLARI:
İstihkam eri 4/165 künyeli F. REİCHARDT , Malata , Bay Of Plenty.
İstihkam eri 13/416 künyeli R.NEVNES, 157 King Street , Cambridge.
J.L.NEWMAN , 75 FREYBERG STREET, OCTUMOCTAİ , TAURANGA

( Reichardt ve arkadaşlarının verdikleri ifadede birde ek bölüm var. Çanakkale Savaşıyla ilgili resmi bir tarihçeden alınmış. Bu tarihçede 4 . Norfolk Alayından askerlerin kayboluşuyla ilgili şunlar yazılı:
" Mevsimsiz ortaya çıkan bir sis tarafından bu askerlerin tümü yutuldu. Bu sis güneş ışınlarını çok güçlü bir şekilde yansıtıyordu.
Topçulara hedef gösteren askerlerin gözleri kamaştı. Hedef bilgisi gelmediği için, top ateşi bir süre kesildi. Sisin yuttuğu askerleri daha sonra ne gören , nede duyan oldu. "
***Bismillahirrahmanirrahim
" Sonra Allah, Resûlü ile mü’minler üzerine kendi katından güven duygusu ve huzur indirdi.
Bir de sizin göremediğiniz ordular indirdi ve inkar edenlere azap verdi .
İşte bu, inkârcıların cezasıdır. "
(tevbe -26)
" Ey iman edenler !
Allah ’ın size olan nimetini hatırlayın.
Hani (düşman) ordular üzerinize gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgar ve göremediğiniz ordular göndermiştik.
Allah yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir. "
(Ahzab -9 )
" Eğer siz ona (Peygamber’e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkar edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti .
Hani onlar mağarada bulunuyorlardı.
Hani o arkadaşına
“ Üzülme, çünkü Allah bizimle berâber” diyordu.
Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz bir takım ordularla onu desteklemiş,
böylece inkar edenlerin sözünü alçaltmıştı.
Allah’ ın sözü ise en yücedir.
Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. "
(Tevbe 40 )
“ Sen onlara dön. Andolsun, biz onlara, karşı koyamayacakları ordularla gelir ve onları oradan aşağılanmış ve küçük düşürülmüş olarak çıkarırız.”

(Neml -37 )
 

 
  Bugün 2 ziyaretçi (3 klik) kişi burdaydı! Tüm Hakları saklıdır  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
ACILAR PAYLAŞILDIKÇA AZALIR....MUTLULUKLAR DA PAYLAŞILDIKÇA ÇOĞALIR...